
İbn Haldun 1332 yılında Tunus’ta doğdu.
Tarihçi, devlet adamı, kadı, diplomat ve düşünürdü. Sarayları gördü, iktidar mücadelelerinin içinde bulundu, hapse düştü, hükümdarlarla müzakere etti.
Belki de bu yüzden tarihe bakarken basit bir soruyla yetinmedi.
Ne oldu?
değil,
Neden oldu?
Bir topluluk neden güçlenir?
İnsanlar neden birlikte hareket eder?
Devletler nasıl kurulur?
Medeniyet nasıl gelişir?
Ve daha tuhafı:
Bir toplumu yükselten şey, nasıl olur da zamanla onu zayıflatan şeye dönüşür?
Toplumların da sinirleri vardır
İbn Haldun bu soruların peşinden giderken düşüncesinin merkezine bir kavram yerleştirdi:
Asabiyet.
Kelimenin kökünde “asab”, yani sinir, bağ, birbirine bağlayan şey vardır.
Aslında İbn Haldun toplumların da sinirleri olduğunu düşünüyordu diyebiliriz.
Asabiyet, insanları birbirine bağlayan dayanışma, aidiyet, birlikte hareket etme ve gerektiğinde birbirini koruma gücüydü.
Bir çeşit toplumsal sinir sistemi.
İbn Haldun bu bağın “bedâvet” hayatında daha güçlü olduğunu düşünüyordu.
Buradaki “bedevî”yi bugünkü Türkçedeki küçümseyici anlamıyla okumamak gerekir. Bedâvet onun için bir hakaret değil, bir toplumsal hayat biçimiydi. Daha sade üretim ilişkileri, daha sınırlı ihtiyaçlar ve insanların birbirlerine daha fazla ihtiyaç duyduğu bir düzen.
Fakat İbn Haldun bedevîliği de romantikleştirmiyordu.
Çünkü şehir, uzmanlaşma, sanat, zanaat ve özellikle ilim, onun “hadâret” dediği gelişmiş yerleşik hayat içinde serpilirdi.
Yani mesele “bedevî iyi, medenî kötü” değildi.
Tam tersine.
Bilim medeniyet ister.
Medeniyet güzel şeydir, fakat…
Güçlü asabiyet topluluğu yükseltir.
Topluluk devlet kurar.
Devlet güvenlik sağlar.
Güvenlik üretimi artırır.
Üretim refah yaratır.
Refah şehirleri büyütür.
Şehirler iş bölümünü geliştirir.
İş bölümü bilimi ve sanatı mümkün kılar.
Buraya kadar her şey yolundadır.
Sonra İbn Haldun hafifçe kaşını kaldırır.
Çünkü bir zamanlar mücadele ederek elde edilenler, sonraki kuşaklar tarafından hayatın doğal düzeni sanılmaya başlanabilir.
Refah konfora dönüşür.
Konfor alışkanlığa.
Alışkanlık ayrıcalığa.
Ve başlangıçta toplumu yükselten asabiyet yavaş yavaş çözülmeye başlayabilir.
İbn Haldun’un asıl rahatsız edici fikri belki de budur:
Başarının kendisi, başarısızlığın şartlarını üretebilir.
İbn Haldun 1406 yılında öldü.
Üniversiteler hakkında böyle bir çözümleme yazmadı.
Ama bugün bir üniversitenin kapısından girseydi acaba gerçekten çok yabancılık çeker miydi?
Burada küçük bir parantez açmakta yarar var.
Bu yazı herhangi bir kişi, kurum ya da güncel olayı işaret etmiyor. İbn Haldun’un altı yüzyıl önce insan toplulukları için geliştirdiği kavramların bugünün akademik hayatına tutulduğunda bize neler düşündürebileceğini merak ediyor.
Dolayısıyla bundan sonrası belirli bir üniversitenin koridorlarında değil, biraz hepimizin bildiği o hayalî üniversitede geçiyor.
Hadâretin en güzel çocuğu
Üniversite aslında medeniyetin en güzel ürünlerinden biridir.
Kütüphaneler.
Laboratuvarlar.
Uzmanlaşma.
Bilimsel yöntem.
Kurumsal hafıza.
Elektron mikroskopları.
Genom dizileme cihazları.
Yapay zekâ.
İnsanlığın binlerce yılda biriktirdiği bilginin birkaç saniyede önümüze gelmesi.
İbn Haldun muhtemelen bütün bunlara hayran kalırdı.
Çünkü büyük bilim bedâvette değil, gelişmiş bir medeniyet içinde yapılabilir.
Bilim yalnızca merak istemez.
Kurum ister.
Para ister.
Düzen ister.
Ve evet:
Kural ister.
Önce kural vardı
Bir laboratuvar kurarsınız.
İnsan sayısı artar.
Cihazlar çoğalır.
Projeler büyür.
Para harcanır.
Elbette kurallar gerekir.
Kim hangi cihazı kullanacak?
Etik nasıl korunacak?
Para nasıl harcanacak?
Kadrolar nasıl oluşturulacak?
Projeler nasıl değerlendirilecek?
Bunların hiçbirinde sorun yoktur.
Tam tersine, bunlar medeniyetin gereğidir.
Sonra kuralları uygulamak için kurullar kurulur.
Kurulları düzenlemek için yönergeler hazırlanır.
Yönergeleri uygulamak için komisyonlar oluşturulur.
Komisyonların çalışmalarını değerlendirmek için başka komisyonlar kurulabilir.
Ve insan bir noktada küçük ama tehlikeli bir soruyla karşılaşır:
Bütün bunlar hâlâ bilimin daha iyi yapılması için mi var?
Yoksa bilim, bütün bunların devam edebilmesi için yapılan faaliyetlerden birine mi dönüşmeye başladı?
İbn Haldun belki tam burada sandalyesini biraz öne çekerdi.
Çünkü onun anlattığı paradoksa fazlasıyla benziyor.
Bir düzeni korumak için oluşturulan yapı, zamanla korunması gereken şeyin kendisine dönüşebilir.
Kural başlangıçta bilimi korur.
Sonra bilimin hareket alanını belirlemeye başlar.
En sonunda kural, neden konulduğunu unutabilir.
Kurul kurulu doğurur!
Akademinin kendine özgü bir biyolojisi vardır.
Birinci kuşak laboratuvarı kurar.
İkinci kuşak laboratuvarı büyütür.
Üçüncü kuşak laboratuvarın anahtarının kimde olması gerektiğini tartışabilir.
Birinci kuşak cihaz almak için proje yazar.
İkinci kuşak cihazla bilim üretir.
Üçüncü kuşak cihazın kullanım yönergesini hazırlar.
Dördüncü kuşakta cihaz bozulabilir.
Ama kullanım yönergesi hâlâ yürürlüktedir.
Hatta cihaz çalışmıyorken yönergesi revizyona açılmış olabilir.
Buradaki mesele kurallarla dalga geçmek değildir.
Mesele çok daha ciddi:
Araç ne zaman amaç hâline gelir?
Üniversitenin bürokrasisi bilime hizmet ettiği sürece medeniyettir.
Bilim bürokrasiye hizmet etmeye başladığında ise başka bir şey başlamıştır.
Asabiyet ölmedi
Belki daha ilginç olanı şudur:
Akademide asabiyet de ortadan kalkmamış olabilir.
İnsanlar hâlâ birbirlerini destekler.
Birlikte hareket eder.
Birbirlerinin önünü açar.
Birbirlerini korur.
Dolayısıyla problem dayanışmanın yokluğu olmayabilir.
Problem, dayanışmanın neyin etrafında kurulduğudur.
Başlangıçta:
“Bu problemi birlikte çözeceğiz.”
Sonra:
“Bizim laboratuvar.”
“Bizim anabilim dalı.”
“Bizim bölüm.”
“Bizim ekip.”
“Bizim hoca.”
“Bizim kadro.”
Asabiyet hâlâ oradadır.
Sadece adres değiştirmiştir.
Ekol mü, kabile mi?
Bilginin etrafında oluşan asabiyet bir ekol yaratabilir.
Kişilerin etrafında oluşan asabiyet ise bir akademik kabile.
Ve akademik kabile ortaya çıktığında bilimin en temel sorusu sessizce değişebilir.
“Ne söylüyor?”
yerine,
“Kim söylüyor?”
sorusu gelmeye başlar.
Bizim laboratuvardan mı?
Bizim anabilim dalından mı?
Bizim hocanın öğrencisi mi?
Bizim akademik çevreden mi?
İşte akademik aidiyet bazen bir laboratuvarın, bazen bir bölümün, bazen aynı hocadan yetişmiş birkaç kişinin etrafında şekillenebilir.
Bazen de yıllar içinde birbirini kollamayı bilimsel dayanışmayla karıştıran küçük bir akademik çevreye dönüşebilir.
Mesele tam olarak budur.
Çünkü bilim insanlarını birbirine bağlayan şeyin bilim olması beklenir.
Bağ başka bir yere bağlandığında asabiyet devam eder.
Ama bilimsel niteliğini kaybeder.
Teknoloji 21. yüzyıl, refleks biraz eski
Üniversite evrensel bilgi iddiasındadır.
Kanıta inanır.
Liyakati savunur.
Eleştirel düşünce öğretir.
Hakikatin kişiden bağımsız olduğunu söyler.
Ama aynı üniversitenin içinde bir proje, kadro veya fikir değerlendirilirken zaman zaman çok eski bir insan refleksi ortaya çıkabilir:
“Kimlerden?”
Hangi hocadan?
Hangi laboratuvardan?
Hangi akademik çevreden?
Laboratuvar 21. yüzyıl.
Cihaz 21. yüzyıl.
Makale 21. yüzyıl.
Yapay zekâ 21. yüzyıl.
Ama karar mekanizmasının gerçek modernliğini cihazların yaşı belirlemez.
İnsanları değerlendirirken kullandığımız ölçütlerin yaşı belirler.
Belki bir üniversitenin ne kadar medenî olduğunu anlamak için laboratuvarındaki cihazlara değil, kurul toplantısındaki sorulara bakmak gerekir.
“Kim?”
mi soruluyor?
Yoksa,
“Ne yaptı?”
mı?
İbn Haldun koridordan çıkarken
İbn Haldun’un meselesi insanların kötü olması değildi.
Onun ilgilendiği şey daha rahatsız ediciydi:
İyi niyetle kurulan yapıların zaman içinde insan davranışını nasıl değiştirdiği.
Üniversite için de mesele budur.
Kurallar gereklidir.
Kurullar gereklidir.
Kurumlar gereklidir.
Asabiyet de gereklidir.
Çünkü bilim tek başına yapılmaz.
Ama her biri için aynı soruyu sormak gerekir:
Neye hizmet ediyor?
Kural bilime mi?
Bilim kurala mı?
Kurul üniversiteye mi?
Üniversite kurula mı?
Dayanışma hakikate mi?
Yoksa yalnızca birbirimize mi?
Belki akademinin gerçek medeniyet sınavı budur.
İbn Haldun altı yüz yıl önce kabilelerin nasıl devlet kurduğunu anlatmıştı.
Aradan altı yüz yıl geçti.
Devletler büyüdü.
Şehirler büyüdü.
Üniversiteler kuruldu.
Bilim atomu parçaladı.
Genomu okudu.
Uzaya çıktı.
Yapay zekâyı yarattı.
Ama insan denen canlı bütün teknolojik güncellemeleri aynı hızda almamış olabilir.
O yüzden geriye iki küçük soru kalıyor:
Kural, bilimi korumak için mi var; yoksa bilim artık kuralı yaşatmak için mi?
Ve daha rahatsız edicisi:
Kabile gerçekten ortadan kalktı mı?
Yoksa çadırını toplayıp kurul odasına mı taşıdı?




