“Q kaç?”

Blog

“Q kaç?”
Umut Toprak

Geçenlerde sosyal medyada bir paylaşım gördüm:
“Sayın takipçilerim,
Bu yıl içerisinde yayımladığım 1775. SCI yayınımı sizlerle paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum.”

Elbette 1775 değildir.
Ben de biraz abartayım dedim. Dilin kemiği yok 😊

Ama iki haneli, 20’li bir sayı olduğu açıktı.
Ve yılın daha dördüncü ayındayız!

İnsan ister istemez soruyor:
Nasıl oluyor abi bu iş?


Asıl Soru: Ne Buldun?

Sayısal kısmını bir kenara bırakalım.
Asıl mesele başka.

Güzel kardeşim…
Ne buldun?

Hipotezin neydi?
Hangi boşluğu doldurdun?
Literatüre ne kattın?

Bunlara dair tek bir cümle yok.
Zaten olmaması da şaşırtıcı değil.


Yeni Akademik Ölçüt: Q Kaç?

Çünkü artık içerik ikincil.
Hatta çoğu zaman gereksiz bir detay.

Asıl belirleyici olan kaçıncı yayını olduğu…
ve tabii o meşhur soru:
“Q kaç?”

Zira akademik sistemde sessiz bir uzlaşı oluşmuş durumda.

Bilimsel katkının değeri;
yöntemsel derinlikten, özgün hipotezden ya da kavramsal yenilikten ziyade,
yayınlandığı derginin çeyrek dilimiyle ölçülmekte.

Bu bağlamda bir çalışmanın Q1 olması,
bulguların doğruluğu ya da önemi hakkında doğrudan bir şey söylemese de,
gereken kanaatin zaten oluşmuş sayılması için yeterli.


Sistemin Sadelik Vaadi

Geçen birisi konuşuyor:
“Hocam doçentlik için yayın yapacağım da… Q1 lazım.”

Ne çalışacağı önemli değil.
Neyi çözeceği belli değil.
Ama çeyrek dilim net.

Bu yaklaşımın önemli bir avantajı var:
Bilimsel değerlendirme süreçlerini inanılmaz sadeleştirdi.

Artık şu sorulara gerek yok:
– Bu çalışma hangi problemi çözüyor?
– Literatüre ne tür bir katkı sunuyor?
– Sonuçlar ne kadar anlamlı?

Bunların yerine tek bir soru yetiyor:
“Q kaç?”


Ölçülebilirlik Paradoksu

Böylece okuma yükü azaldı,
hakemlik hızlandı,
değerlendirme süreçleri optimize edildi.

Bilim, nihayet ölçülebilir hâle geldi.

Ama küçük bir problem var:
Ölçtüğümüz şeyin kendisi bilimsel değil.

Metrik sistemle, metrik olmayan değerleri ölçmeye çalışıyoruz.

Merak, sezgi, özgünlük, kavramsal derinlik…
Bunların hiçbiri Q kategorisine sığmıyor.
Ama Q kategorisi her şeyi temsil ediyor.


Bir Dönemin Fotoğrafı

Peki çözüm ne?

Günümüz akademisinin metriklerden tamamen bağımsız olması zaten mümkün değil.
Yanlış anlaşılmasın… Bu araçlar olacak. Hatta bir süre daha güçlenecek.

Yaşı tutanlar hatırlar; bir dönem gazeteler porselen tabak dağıtıyordu.
Sonra ansiklopedi… sonra televizyon…
Her şeyin bir “dağıtım ekonomisine” dönüştüğü bir fazdan geçtik.

Bugün yaşadığımız da farklı değil.
Bu da akademinin evrimsel sürecinin bir parçası.
Zamanla yerini daha rafine sistemlere bırakacak.


İki Uç, Tek Sorun

Ama asıl sorun başka bir yerde.

Bir tarafta sürekli “sadece” yayın üreten ama bilimle teması tartışmalı bir yaklaşım,
diğer tarafta sürekli konuşan ama üretmeyen bir yaklaşım.

Biri sayı üretiyor,
diğeri söylem.

Ama ikisi de aynı yerden besleniyor:
İçeriğin boşalması.

Yıllardır proje yok, veri yok, deney yok…
Ama anlatı çok.
Sunum var, yorum var, fikir var.

İyi de…
Üretim yoksa, bunu neyle ölçeceğiz?


Sonuç: Bilim Nedir, Ne Değildir

Bilim konuşularak değil, yapılarak ilerler.

Sonuçta iki uç gibi görünen bu iki profil,
aslında aynı sorunun iki yüzü ve birbirini besliyor.

Biri ölçüyü içeriğin yerine koyuyor,
diğeri içeriği hiç üretmeden ölçünün dışında kalmayı meziyet sanıyor.

Oysa gerçek bilim ikisinin de dışında.

Sonuçta geldiğimiz yer şu:

Neyi bildiğimizden çok,
nerede yayımladığımızın belirleyici olduğu
son derece şeffaf ve ölçülebilir bir sistem.

Ve evet…
Bu sistem gerçekten çok iyi çalışıyor.

Sadece küçük bir detayı kaçırıyoruz:

Bilim üretmek ile yayın üretmek aynı şey değil.
Laboratuvar tezgâhından ve sahadan gelmeden konuşmak da bilim değil.