Doçentlik: Bir Unvan mı, Bir Filtre mi?

Blog
Doçentlik: Bir unvan mı, Bir Filtre mi?

Umut Toprak

Doçent” kelimesi Latince “docere”den gelir.
Yani: öğretmek.

Kelimenin özü nettir.
Doçent, öğretebilecek seviyeye gelmiş kişidir.

Ama bir soru:

Biz neyi ölçüyoruz?

Öğretmeyi mi…
Yoksa dosyayı mı?


Türkiye’de doçentlik uzun yıllar bir eşikti.
Bir olgunlaşma noktasıydı.
Birinin “artık kendi başına bilim yapabilir” denildiği yerdi.

Bugün?

Bir tabloya bakıyoruz.

2010’da 8.257 doçent vardı.
Bugün 25.708.

Bu bir artış değil.
Bu olağanüstü bir hızlanma.

Ama hız, her zaman kalite demek değildir.
Hatta çoğu zaman, tam tersidir.


Daha dikkatli bakınca tablo daha da netleşiyor.

2010–2016 → kontrollü büyüme
2019 sonrası → ivmelenme

Yani sistem bir noktada yön değiştirmiş.

Eskiden filtreydi.
Bugün ise giderek daha geçirgen bir yapıya evrilmiş durumda.


Sorun sayı değil.

Sorun şu:

Bu artış,
akademik olgunlaşma ile aynı hızda ilerliyor mu?

Bu soruyu sormadan ilerlemek,
sisteme iyilik değildir.


Bir üniversite unvanı düşünün.

Ama üniversiteyle bağı zayıf.

Dışarıdan doçentlik“.

Bu kavramı akademik dünyanın neresine koyacağız?

Unvanlar kişiden değil, kurumdan güç alır.
Kurumdan koparılan unvan, anlamını da kaybeder.


İkinci mesele daha derin.

Doçentlik artık çoğu zaman:

  • yıl ile
  • puan ile
  • indeks ile

ölçülüyor.

Q1, Q2, Q3…

Ama bilim böyle çalışmaz.

Bir makalenin değeri dergisi değildir.
Bir çalışmanın ağırlığı sayısı değildir.

Ve daha önemlisi:

Bir bilim insanı, yetiştirdiği insanla ölçülür.


Bugün bazı durumlarda şu tabloyla karşılaşabiliyoruz:

  • Akademik danışmanlık deneyimi sınırlı
  • Yüksek lisans öğrencisi yetiştirmemiş
  • Ders yükü ve eğitim tecrübesi kısıtlı

ama doçent unvanına ulaşmış akademisyenler.

Bu, sistemin insan yetiştirme boyutunun zaman zaman geri planda kalabildiğini göstermekte.


Burada mesele çok net:

Sahaya çıkmazsan hata yapmazsın.
Ama maç da kazanamazsın.


Bir hakem düşünün…

Ünvanı var.
Ama sahaya çıkmıyor.

Kenarda oturuyor.
Oyunun içinde değil.

Ama karar veriyor.

Hata yapmıyor…
Çünkü risk almıyor.

Ama oyunu da yönetmiyor.

Akademide de benzer bir ayrım giderek görünür hale geliyor.


Oysa olması gereken çok basit:

Yardımcı doçentlik (ya da adına doktor öğretim üyeliği diyelim, fark etmez) zorunlu olmalı. 
İnsan önce pişmeli.

En az 4–5 yıl:

• Ders vermeli
• Öğrenci yetiştirmeli
• En az bir yüksek lisans bitirmeli

Sonra doçent olmalı.

Ve ancak ondan sonra doktora öğrencisi alabilmeli.

Bugün ise sistem çoğu zaman şu mesajı veriyor:

“Unvanı al, sonra bakarız.”


Bir de yazarlık meselesi…

First author…
Corresponding author…

Eskiden sorumluluktu.
Bugün ise bazı durumlarda stratejiye dönüşmüş durumda.

Kimi yerde isim öne yazılıyor,
kimi yerde sorumluluk görünür ama gerçek değil.

Yani sadece sayılar değil,
kavramların da içi boşalıyor.


Bu noktada tabloya tekrar dönelim.

2010 → 8 bin
2026 → 25 bin

Bu sadece bir büyüme eğrisi değil.

Bu bir eşik sorusu:

Bu kadar kısa sürede bu kadar çok insan
benzer akademik olgunluk seviyesine ulaşmış olabilir mi?


Asıl mesele şu:

Doçentlik bir unvan mı?
Yoksa bir filtre mi?

Eğer filtreyse,
sadece sayının artması değil, niteliğin korunması gerekir.


Ve en tehlikelisi:

Bu sadece akademik bir mesele değil.

Bu bir gelecek meselesi.

Çünkü akademi ne üretirse,
toplum onu yaşar.

Zayıf filtre → zayıf bilim
Zayıf bilim → zayıf gelecek


Çözüm Önerileri

1. Yardımcı Doçentlik Aşaması Zorunlu Olmalı

Doçentlik öncesi en az 4–5 yıl aktif öğretim ve araştırma süreci şart olmalıdır.


2. Öğrenci Yetiştirme Zorunluluğu Getirilmeli

Doçentlik için:

  • En az 1 tamamlanmış yüksek lisans tezi
  • Aktif danışmanlık deneyimi

olmazsa olmaz kriter olmalıdır.


3. Doktora Öğrencisi Yetkisi Kademeli Verilmeli

Doçent unvanı alındığı anda değil,
belirli bir akademik olgunluk ve performans sonrası verilmelidir.


4. Doçentlikte Yeni Dönem: Nitelik Kriterleri

Akademik değerlendirme yalnızca yayın sayısına indirgenmemelidir.

Değerlendirme sisteminde:

  • öğrenci yetiştirme
  • proje üretimi ve yürütücülük
  • ders verme ve içerik geliştirme (lisans ve lisansüstü)
  • bilimsel katkının niteliği

daha yüksek ağırlıkta yer almalıdır.

Özellikle proje üretimi konusunda:

👉 en az 2 proje yürütücülüğü şartı getirilmelidir

Bu projelerin:

  • en az 1’i kurum içi (BAP vb.)
  • en az 1’i kurum dışı (TÜBİTAK, AB vb.)

olması gereklidir.

Ayrıca:

  • Lisans ve lisansüstü düzeyde en az 4 dönem ders verme şartı korunmalı ve güçlendirilmelidir.

5. Uluslararası Kongre Kriterleri Netleştirilmeli

Uluslararası kongre faaliyetleri sembolik olmamalıdır.

  • Gerçekten Yurt dışında
  • en az 15–20 yıllık geçmişe sahip
  • alanında saygınlığı kabul edilmiş kongrelerde

👉 en az 2 sözlü sunum şartı aranmalıdır

Bu katılımlar devlet tarafından desteklenmelidir.


6. Yayın Kalitesi Ayrıştırılmalı

  • Q1 dergiler çok açık şekilde önceliklendirilmeli
  • Üst segment dergiler (Nature, Science, Cell, PNAS) ayrı değerlendirilmelidir

7. APC (Article Processing Charge) (Yayın ücreti) Desteği Nitelikli Yayınlara Verilmeli

Devlet desteği:

  • yalnızca Impact Factor ≥ 10 olan dergiler için
  • APC desteği şeklinde sağlanmalıdır

Son söz

Doçent kelimesi öğretmekten geliyor.

Ama biz öğretmeyi merkeze koymazsak,
unvan büyür…

anlam küçülür.

Ve bir noktadan sonra,
çok sayıda doçentimiz olur…
ama yeterince öğretmenimiz olmaz.