Bazı insanlar yaptıkları işi anlatırken sıkılır. Sanki çalışmış olmak yetmezmiş gibi, bir de çalıştıklarını söylemenin ayıbını taşırlar.
Bazılarıysa başkasının yıllarını iki cümlede değerlendirebilir.
Olmamış.
Bir şey yok burada.
İlkine mütevazı deriz. İkincisine otorite.
İkinci kişinin ne bildiğini henüz sormadık.
Friedrich Miescher’in hikâyesine biraz da bu soruyla bakmak istiyorum. Çünkü DNA’nın tarihini anlatırken tüpün içindekine çok baktık. Tüpün başındaki insana nasıl konuşulduğuna biraz daha az.
Bir mutfakta başlayan hikâye
1869’un ilk ayları. Tübingen.
İsviçreli genç hekim Friedrich Miescher henüz 24 yaşında. Tübingen Üniversitesinde, fizyolojik kimyanın öncülerinden Felix Hoppe-Seyler’in laboratuvarında çalışıyor.
Laboratuvar, Tübingen Kalesi’nin eski mutfağında.
Miescher’in malzemesi ise yakındaki Tübingen Cerrahi Kliniğinden sağlanan irinli sargı bezleri. Miescher bu bezlerden akyuvarları ayırıyor, hücrelerin dış kısımlarını parçalıyor ve geride kalan çekirdekleri incelemeye çalışıyor.
Hikâyenin başında ne Nobel var ne de çift sarmal.
İrinli bezler var.
Miescher, hücre çekirdeklerinde bilinen proteinlere benzemeyen, fosfor bakımından zengin ve asidik özellik gösteren bir madde buluyor. Çekirdekle ilişkili olduğu için ona “nüklein” adını veriyor. Sözcük de zaten çekirdekten geliyor.
Bugün söylemesi kolay:
Miescher DNA’yı bulmuştu.
Yalnız küçük bir ayrıntı var. Miescher’in ilk örnekleri bugünkü anlamda arıtılmış DNA değildi; DNA’ya eşlik eden proteinleri de içeriyordu. Dolayısıyla nüklein, bugünkü anlamıyla saf DNA demek değildi; Miescher’in DNA içeren bu çekirdek maddesine verdiği addı.
Molekülün keşfi böyle başladı. Watson ve Crick’in çift sarmal modelinden 84 yıl önce.
Bir maddeyi bulmakla onun yapısını çözmek, aynı uzun hikâyenin farklı bölümleridir.
Miescher’in elinde hayatın bütün sırlarını açıkladığını bildiği bir şifre yoktu. Açıklaması gereken yeni bir bulgu vardı.
Bilimin çoğu zaman başladığı yer.
Henüz sunumun son slaydına “Dünyayı değiştiriyoruz” yazılmamıştı.
Çalışması 1871’de yayımlandı. Hocası Felix Hoppe-Seyler, sonuçları yayımlamadan önce bulguyu kendi deneyleriyle yeniden sınadı.
Buradan kolayca bir kötü hoca hikâyesi çıkarılabilir: Genç araştırmacıya inanmayan büyük otorite, iki yıl bekleyen makale…
Malzeme müsait.
Fakat tarih, iyi bir köşe yazısı uğruna kötü yazılmamalı. Hoppe-Seyler’in kıskanç davrandığını gösteren bir kanıt yok. Daha önce yeni bir madde olduğu ileri sürülen başka bir örneğin saflığı etrafında ciddi tartışmalar yaşanmıştı. Bu nedenle temkinliydi. Sonunda Miescher’in sonuçlarını destekledi ve çalışmayı yayımladı.
Şüphe, bilimin düşmanı değildir.
Küçümseme başka bir şeydir.
Numune kirli olabilir. Peki ya üslup?
Miescher, Tübingen’den sonra önce Carl Ludwig’in Leipzig’deki laboratuvarına gidiyor. Ardından İsviçre’deki memleketi Basel’e dönüyor. 1871 sonbaharında bu kez Ren somonlarının sperm hücrelerini incelemeye başlıyor. Sperm hücresinin büyük bölümü çekirdekten oluştuğu için aradığı nükleini burada daha bol ve daha temiz elde edebiliyor.
Fakat bir sorun var: Miescher’in kullandığı yöntem, nükleinin bozulmaması için düşük sıcaklık gerektiriyor.
Soğuk oda henüz yok.
Kış var.
Bu yüzden çalışmalarını özellikle kışın yürütüyor. Laboratuvarı soğuk tutmak için pencereleri açıyor; kimi zaman sabahın çok erken saatlerinde yeni yakalanmış somonlardan alınan materyali işliyor. Bu koşullarda, o güne kadar elde edilmiş en saf nüklein örneklerini hazırlıyor.
Somon spermlerinde nükleinle birlikte bulunan başka bir maddeyi de ayırıyor:
Protamin.
Bu kez bulduğu şey bir protein. Protaminin ne yaptığını bugün daha iyi biliyoruz. DNA’nın sperm hücresinin küçücük başına sığacak kadar sıkı paketlenmesine yardım ediyor.
Basitçe söyleyelim:
DNA kalıtsal bilgiyi taşıyor. Protamin o uzun molekülün paketlenmesine yardım ediyor.
İkisi aynı şey değil.
Keşif yayımlandıktan sonra tartışma Tübingen’in eski mutfağından çıkıp Britanya’ya kadar ulaşıyor. Charles Thomas Kingzett ile Henry Wilson Hake adlı iki Britanyalı kimyager, 1877’de yayımladıkları ortak yazıda nüklein ve protamin çalışmalarını eleştiriyor. Miescher’in çevresinden değiller; tartışmaya dışarıdan katılıyorlar.
Kingzett ile Hake’in sorusu bilimsel bakımdan anlamsız değil. Nüklein adıyla sunulan örneklerin gerçekten yeni bir madde mi, yoksa yeterince arıtılmamış bilinen maddelerin karışımı mı olduğunu sorguluyorlar. Aynı madde farklı laboratuvarlarda birbirinden epey farklı bileşimlerde çıkıyorsa bir kimyagerin saflıktan kuşkulanması doğaldır.
İtirazın bilimsel bir zemini var.
Fakat iki kimyager orada durmuyor. Buradaki kelime oyununu anlayabilmek için küçük bir laboratuvar bilgisi gerekiyor: Kimyada bir çökeltiyi saflaştırmanın yollarından biri onu sıvıyla “yıkamaktır”. Kingzett ile Hake ise nüklein ve protamin diye sunulan çökeltilerin saf olmadığını ileri sürüyor.
Sonra “yıkanmamış” sözünü laboratuvardan çıkarıp topluma taşıyorlar. Nüklein ve protamin çökeltilerinin, “bazı insanlarla birlikte”, tek bir başlık altında toplanabileceğini yazıyorlar:
“The Great Unwashed.”
Bu söz dönemin İngilizcesinde yoksul, eğitimsiz veya alt sınıftan görülen geniş halk kesimlerini küçümsemek için kullanılan bir deyim. Buradaki “great” de bir övgü değil; kalıplaşmış deyimin parçası.
Kingzett ile Hake’in cümlesindeki iğneyi bugünkü Türkçeyle kabaca şöyle duyabiliriz:
“Bunlar yeni keşfedilmiş saf maddeler değil; kimyanın yıkanmamış ayaktakımı.”
Söz doğrudan Miescher’e değil, onun çalışmalarında yer alan nüklein ve protamin preparatlarına yöneltilmiş. Ortaya çıkan şey, yöntem eleştirisinin ötesine geçen küçümseyici bir retorik.
İfade herhangi bir ırkı ya da etnik topluluğu hedeflemediği için yalnızca bu cümleden hareketle ırkçılık hükmü veremeyiz. Sınıfsal küçümseme ise cümlenin içinde açıkça duruyor. Yazının başka bölümlerinde İngiliz ve Alman biliminin üstünlüğü üzerinden yürütülen rekabet de bu sertliğe eşlik ediyor.
Bilimsel saflık itirazı meşru olabilir.
Onu sınıfsal bir alaya ve ulusal üstünlük gösterisine çevirmek gerekli değildir.
Kingzett ile Hake, numunenin saflığını tartışırken sınıfsal kibri de tüpe ekliyor.
Demek ki numune kirli olabilir.
Üslup da.
Ömür kısa, hakikat biraz yavaş
Miescher’in soğuk laboratuvarda çalışmasıyla ölümünü yan yana koyunca insanın aklına kolay bir neden-sonuç ilişkisi gelebilir:
Soğukta çalıştı, verem oldu.
Fakat bu doğru değil. Tüberkülozun nedeni bir bakteridir ve Miescher’in yıllar önceki soğuk çalışmalarının hastalığa yol açtığını gösteren bir kanıt yok.
Yine de hayatının sonu, bu hikâyenin dışında bırakılamaz.
Miescher 1890’ların başında tüberküloza yakalandı. Son iki yılında artık çalışamaz hâle geldi ve iyileşebilmek için Davos’taki bir sanatoryuma çekildi. 26 Ağustos 1895’te, henüz 51 yaşındayken öldü.
DNA’nın kalıtsal bilgiyi taşıdığına ilişkin belirleyici kanıtların ortaya çıkmasına yaklaşık yarım yüzyıl, çift sarmal yapısının çözülmesine ise 58 yıl vardı.
Miescher nükleini bozulmaktan korumak için laboratuvarın pencerelerini kışa açmıştı.
Fakat bir bilim insanının ömrü, maalesef keşfinin anlaşılmasını bekleyecek kadar uzun olmayabiliyor.
Dört kelimelik proje değerlendirmesi
Bir proje değerlendirme paneli düşünelim.
Bu panelin bir adı yok.
Çünkü bu sahne belirli bir panelin tutanağı değil; akademinin farklı yerlerinde karşılaşılabilen bir tavrın bileşimi.
Araştırmacı aylarca çalışmış. Soruyu kurmuş, literatürü taramış, ön verilerini toplamış, yöntemi yazmış. Projenin neyi gösterebileceğini, neyi henüz gösteremeyeceğini ve risklerini de dosyaya eklemiş.
Fakat araştırmacı o odada değil.
Dosyası masada.
Masadan buna benzer bir hüküm yükseliyor:
“Bundan bir şey çıkmaz.”
Dört kelime.
Dosya sayfalarca. Hüküm dört kelime.
Araştırmacının bu cümleye cevap verebilmesi için yöntemini anlatması, kontrollerini göstermesi ve alternatif açıklamaları tartışması gerekir. Fakat kendisini savunamaz; çünkü başvuru sahibi bu panelde bulunmaz.
Paneldeki hüküm ise henüz aynı sınavdan geçmemiştir.
Neye dayanıyor?
Dosyanın hangi bölümünü çürütüyor?
Hangi veriyi yetersiz buluyor?
Bazen bu sorular sorulmadan gündemin bir sonraki maddesine geçilir. Araştırmacı sonucu daha sonra öğrenir:
“Bilimsel açıdan yeterli bulunmamıştır.”
Cümle uzamış.
Gerekçe hâlâ gelmemiştir.
Elbette panelist haklı olabilir. Miescher örneğinde Kingzett ile Hake’in numunelerin saflığına ilişkin kuşkuları da bütünüyle temelsiz değildi. Fakat bilimsel değerlendirmenin işi kehanette bulunmak değil, hükmünü gerekçelendirmektir.
Bir projeyi değerlendirmek emek ister.
Kesin hüküm vermekse bazen bundan çok daha kısa sürer.
Araştırmacının önerisi yöntem, veri ve kaynaklarla sınanıyorsa, panelistin hükmü de açık bir gerekçeye dayanmalıdır.
Çünkü bilimde bir hükmün ağırlığını ses tonu değil, gerekçesi belirler.
Tevazunun tutanağa geçen hâli
Bilimde tevazu, verinin söylemediğini söylememektir.
Verinin söylediğini fısıldamak değil.
Kendi sonucunun sınırlarını bilmek kıymetlidir. Kendi emeğinin varlığını sürekli küçülterek anlatmaksa insanı başka bir yere götürebilir.
“Estağfurullah, çok önemli bir şey yapmadık.”
Nezaketle söylenen bu cümleyi bazıları bilimsel değerlendirme olarak kayda geçirir.
Madem siz de önemli bulmuyorsunuz, mesele kalmamıştır.
Bir süre sonra, kırmamak için alttan aldığınız kişi kendisini size mesleği öğretmiş sanabilir. Siz tartışmanın nezaketini koruduğunuzu düşünürken, o hiyerarşiyi kurduğunu düşünür.
Sonra kendi çalışmanızı sahiplenirsiniz.
“Bu kez de pek iddialı olmuşsunuz.”
Oysa bulgu aynı bulgudur. Değişen, sizin artık kendinizi cümleden çıkarmamanızdır.
Fazla tevazu, bir noktadan sonra insanı kendi emeğini savunmak zorunda bırakabilir. Araştırmacı bilim yapmakla yetinmez; bir de yaptığı bilimin gerçekten kendisine ait olduğunu anlatmaya çalışır.
Tevazu, yanılabileceğini kabul etmektir.
Emeğinin değersiz sayılmasına razı olmak değildir.
Bir insan susunca ne eksilir?
Miescher’in hikâyesinden kolay bir kişilik dersi çıkarmayalım.
Onu yalnızca fazla mütevazı olduğu için unutulmuş bir adam gibi anlatamayız. Miescher’i gölgede bırakanlar arasında disiplin kavgaları, ulusal rekabet, değişen bilimsel kavramlar ve daha sonra kurulan DNA anlatısı da vardı.
Bilim tarihi de biraz sahne ışıklarını seviyor olabilir.
Çift sarmal poster olur.
İrinli sargı bezi biraz zor.
Üstelik takvimi de doğru okumamız gerekir. Miescher, daha 1872’de Hoppe-Seyler’e yazdığı bir mektupta, yeni bulgularını yeniden eleştirilerin önüne çıkarmak istemediğini söylüyordu. Kingzett ile Hake’in “Great Unwashed” alayı ise 1877’de geldi.
Dolayısıyla 1877’deki o cümlenin Miescher’i 1872’de susturduğunu söyleyemeyiz.
Takvim buna izin vermiyor.
Fakat bu ayrıntı, bilimsel itirazın zaman zaman nasıl küçümsemeye dönüştüğünü görmemize engel değil. Miescher’in daha önce karşılaştığı eleştirilerin yayımlama konusundaki isteksizliğinde payı olduğu düşünülüyor. Bazı fikirleri makalelerinden çok mektuplarında kaldı.
Öte yandan Miescher, 1872’de Basel Üniversitesinde profesörlüğe atanmıştı. Ancak DNA’yı keşfettiğinde profesör değildi. Henüz 24 yaşında genç bir araştırmacıydı.
Unvanı geldiğinde büyük keşfini çoktan yapmıştı.
Bazı insanların önce eserleri, sonra unvanı gelir.
Bazılarınınsa önce unvanı!
Miescher daha yüksek sesle konuşsaydı DNA’nın bütün sırları seksen yıl önce çözülür müydü?
Bilmiyoruz.
Ama şunu biliyoruz: Bir araştırmacı tartışmadan çekildiğinde odadan yalnızca bir insan çıkmaz. Henüz başkalarının sınamadığı bir fikir de onunla birlikte çıkabilir.
Kalanlar toplantının artık daha sakin geçtiğini fark eder.
Neyin eksildiğini fark etmeleri daha uzun sürebilir.
Çözümü yalnızca araştırmacıya yüklemek kolaydır: “Daha cesur olsaydı. Daha çok anlatsaydı. Kendini biraz gösterseydi”.
Araştırmacı bilim yapsın. Sonuçlarını doğrulasın. Bulgularını anlaşılır biçimde aktarsın. Bir de kendisini küçümseyenlere, dinlenmeye değer biri olduğunu tekrar tekrar kanıtlasın.
Bilim üretmenin yanına, saygı görme mücadelesini de araştırmacının görevi olarak ekliyoruz.
Peki, dinleyene ne düşüyor?
Bir çalışmayı dikkatle okumak. Katkıyı doğru kişiye teslim etmek. İtirazını gerekçelendirmek. Küçümsemeden soru sorabilmek. Kendi değerlendirmesinin de yanlış çıkabileceğini kabul etmek.
Tevazuyu hep emeği görünmeyen kişiden bekliyoruz.
Biraz da değerlendirme yetkisini elinde tutandan beklesek?
Marifet iltifata tabidir
Konuşanlar çağındayız.
Görünürlüğün yeterlilikle, yüksek sesin özgüvenle, özgüvenin de bilgiyle karıştırıldığı bir çağ.
Oysa bilim insanının temkinli konuşması çoğu zaman bilgisizliğinden değil, bildiği şeyin sınırlarını da görmesindendir. Bilgi arttıkça cümleye bazen bir “belki” girer. Cehalet ise o kelimeyi vakit kaybı sayabilir.
Akademik değerlendirme düzeni de zaman zaman kolay tüketileni ödüllendirir. Kesin hüküm kısadır, inceleme uzundur. “Olmaz” tek satırda tutanağa geçer. Neden olabileceğini anlatmak ek süre ister.
İbn Sînâ’ya atfedilen, ancak özgün kaynağı gösterilemeyen meşhur bir söz vardır:
“İlim ve sanat, takdir edilmediği yerden göç eder.”
Miescher, değer görmediği için ülkesinden gitmiş bir bilim insanı değildi. Basel’de profesör oldu ve çalışmalarını orada sürdürdü. Bu nedenle sözü onun hayatına doğrudan yapıştıramayız.
Fakat bilimin göçü her zaman pasaportla gerçekleşmez.
Bazen araştırmacı odasında kalır, fikrini kamusal tartışmadan çeker.
Bazen laboratuvar yerinde durur, merak oradan ayrılır.
Bazen insan toplantılara katılmaya devam eder, fakat artık aklındakini söylemez.
Miescher’in bazı önemli düşüncelerinin makalelerden çok mektuplarda kalması, belki de bilginin en sessiz göçlerinden biridir.
Bilimi üniversitenin içinden kaçıranlar, her zaman laboratuvarın kapısına kilit vuranlar, aleti edevatı saklayanlar değildir.
Bazen unvanı “bilim insanı” olmaya yeten, fakat yanında bilim insanı yaşatmayanlardır ya da kısaca o idealist bilim insanlarını yok sayanlar.
Bir proje panelinde dört kelime yeter:
“Bundan bir şey çıkmaz.”
Dinozorluğun yaşla da ilgisi yoktur.
Akademinin genç dinozorları da vardır.
Yaşları gençtir.
Ama yeni bir fikir karşısındaki refleksleri tarih öncesinden.
Akademide bazen bir projeyi elemek için gösterilen heves, onu geliştirmek için gösterilmez.
Sonrası tanıdık.
Veri yerine hüküm.
Merak yerine küçümseme.
Bu tavır önce araştırmacının fikrini küçümser, sonra hevesini kaçırır.
Ardından aynı soru gelir:
“Neden çığır açıcı projeler çıkmıyor?”
Bir insanı ciddiye almamız için neden önce kendini övmesini bekliyoruz?
“Marifet iltifata tabidir” deriz.
İltifatın akademideki karşılığı yalnızca alkış değildir. Emeği doğru kişiye teslim etmek, başarılı çalışmaya imkân sağlamak, yeni fikre gelişebileceği alan açmak ve karşımızdaki insanı gerçekten dinlemektir.
“Ne yapmış ki?” üç kelimedir.
Bazen bir insanın on yılını silmeye yeter.
Biz kendi bilim insanlarımızın emeğine her seferinde bu üç kelimeyle bakarken, Miescher’in gölgede kalmasına üzülmemiz pek bir şey değiştirmez.
Miescher’den ders çıkarmak, bugün yanımızda çalışan insanların katkısını ve değerini görebilmekle başlar.
Bir araştırmacının hevesini korumak, onu eleştiriden muaf tutmak değildir.
İyi soruyu fark etmektir.
İtirazı gerekçelendirmektir.
Emeği doğru kişiye teslim etmektir.
Yeni bir fikre gelişebileceği alanı açmaktır.
Çünkü bilim yalnızca parlak zihinlerle değil, o zihinlerin birbirini büyütebildiği bir iklimle ilerler.
Miescher’in hikâyesi bize yalnızca kimin gölgede kaldığını anlatmasın.
Bugün kimi gölgede bırakmamamız gerektiğini de hatırlatsın.
Kendi değerlerimizi görebildiğimiz ve birbirimizi büyütebildiğimiz yerde bilim de büyür.
Kaynaklar ve ileri okuma
- Kersten Hall ve Neeraja Sankaran (2021), DNA Translated: Friedrich Miescher’s Discovery of Nuclein in Its Original Context
- Friedrich Miescher’in 1871 tarihli makalesi, Hall ve Sankaran’ın hazırladığı İngilizce çeviriyle: On the Chemical Composition of Pus Cells
- Ralf Dahm (2008), Discovering DNA: Friedrich Miescher and the Early Years of Nucleic Acid Research
- Ralf Dahm (2010), From Discovering to Understanding: Friedrich Miescher’s Attempts to Uncover the Function of DNA
- Sophie J. Veigl, Oren Harman ve Ehud Lamm (2020), Friedrich Miescher’s Discovery in the Historiography of Genetics: From Contamination to Confusion, from Nuclein to DNA
- C. T. Kingzett ve H. W. Hake (1877), Physiology and Its Chemistry at Home and Abroad, Quarterly Journal of Science, 14: 91–109. “The Great Unwashed” ifadesi s. 95’te yer alıyor.
- Cold Spring Harbor Laboratory, DNA from the Beginning: Friedrich Miescher
- “The Great Unwashed” deyiminin anlamı, Cambridge Dictionary
- Dünya Sağlık Örgütü, Tuberculosis




