Bilimin Görünmeyen İşçileri:
Hakemlik, SCI Sistemi ve Open Access Paradoksu
Bir makale düşünün.
Aylarca, bazen yıllarca emek verilmiş.
Deney yapılmış.
Gece laboratuvarda kalınmış.
Proje yazılmış.
Öğrenci yetiştirilmiş.
Veri çökmüş.
Makale reddedilmiş.
Tekrar yazılmış.
Sonra sistem devreye giriyor.
Bir başka bilim insanı geliyor.
Hakem oluyor.
Bazen saatlerini, bazen de günlerini harcıyor.
İstatistik kontrol ediyor.
Metodoloji inceliyor.
Kaynak tarıyor.
Bazen de satır satır düzeltme yapıyor.
Kaç para alıyor?
Hiç.
Sonra editör geliyor.
Yüzlerce makale yönetiyor.
Hakem buluyor.
Krizi çözüyor.
Etik sorunlarla uğraşıyor.
Bilimsel kaliteyi korumaya çalışıyor.
Kaç para alıyor?
Çoğu zaman yine hiçbir şey.
Peki dergi?
İşte hikâyenin ilginç kısmı burada başlıyor.
Çünkü aynı sistem,
aynı makale için bazen şunları talep ediyor:
Nature:
12–13 bin dolar.
Cell:
11 bin dolar civarı.
Nature Communications:
7 bin dolar.
PNAS:
5 bin dolar civarı.
Scientific Reports bile:
yaklaşık 2850 dolar.
Yani bugün bazı laboratuvarlarda bir makalenin maliyeti,
küçük bir cihaz bütçesine yaklaşmış durumda.
Open Access: Özgürlük mü, Yeni Bir Prestij Ekonomisi mi?
Ve bütün bunlar hangi sloganla sunuluyor?
“Open Access.”
Yani sözde:
“Bilimi özgürleştiriyoruz.”
Kulağa harika geliyor.
Ama sonra insan dönüp tabloya tekrar bakıyor:
Makaleyi bilim insanı yazıyor.
Hakemliği bilim insanı yapıyor.
Editörlüğü bilim insanı yapıyor.
Prestiji bilim insanı oluşturuyor.
Sonra yayıncı geliyor ve diyor ki:
“Bilimi özgürleştirmek için bize 10 bin dolar göndermeniz gerekiyor.”
İşte burada insanın kafasında küçük bir ampul değil,
bildiğin laboratuvar trafosu patlıyor.
Çünkü sistem aslında çok kritik bir şeyi keşfetti:
Bilim insanının görünür olma ihtiyacı,
satılabilir bir şey.
Open Access fikrinin özü kötü değil.
Tam tersine,
bilginin demokratikleşmesi açısından son derece değerli.
Sorun şu:
Bazı yapılar bunu bilimsel özgürlükten çok,
“yazar ödemeli prestij ekonomisine” dönüştürdü.
Eskiden model şuydu:
Bilgi paralıydı,
yayınlamak ücretsizdi.
Şimdi sistem tersine döndü:
Okumak ücretsiz,
yayınlamak paralı.
Ve bu yeni düzen,
“özgür bilim” ambalajıyla pazarlanıyor.
Ortaya da tuhaf bir denklem çıkıyor:
Üniversite projeyi fonluyor.
Akademisyen araştırmayı yapıyor.
Hakem ücretsiz değerlendiriyor.
Editör ücretsiz yönetiyor.
Ama yayıncı yine faturayı kesiyor.
Modern akademinin en ilginç illüzyonlarından biri bu olabilir.
Bilim insanına kendi emeğini,
“özgür bilim” etiketiyle tekrar satmak.
Predatory Dergilerden Daha Büyük Bir Problem
Üstelik mesele artık yalnızca predatory dergiler de değil.
Çünkü bugün dünyanın en prestijli sistemlerinde bile,
yüksek APC ücretleri normalleşmiş durumda.
SCI puanı.
Q indeksleri.
Atıf savaşları.
APC ücretleri.
H-indeksi yarışları.
Bir noktadan sonra insan şunu sormadan edemiyor:
Biz gerçekten bilimi mi ölçüyoruz,
yoksa prestijin muhasebesini mi yapıyoruz?
Ve belki de daha acı olan şu:
Bugün bazı genç araştırmacılar için mesele artık yalnızca iyi bilim yapmak değil.
Aynı zamanda şu soruya cevap bulmak:
“Bu makalenin APC ücretini kim ödeyecek?”
Bedava Hakemlik Dönemi Bitiyor mu?
Ama galiba artık asıl konuşmamız gereken yere geldik.
Madem bu sistem dev bir akademik ekonomiye dönüştü,
o zaman herkes gerçeği açık konuşsun.
Hakemlik bedava olmayacak.
Editörlük bedava olmayacak.
Çünkü bugün sistemin bütün yükü,
üreten insanların sırtına bindirilmiş durumda.
Milyar dolarlık yayın ekonomisi dönüyor,
ama kalite kontrolünü yapan bilim insanı ücretsiz çalışıyor.
Belki de artık akademinin yeni tartışması şu olacak:
Hakemlik profesyonel emek midir?
Editörlük bilimsel iş gücü müdür?
Ve bunun ekonomik bir karşılığı olmalı mıdır?
Çünkü dürüst olmak gerekirse,
kimse artık bu romantik masala tamamen inanmıyor.
“Bilim aşkı için ücretsiz çalışıyoruz.”
Evet,
bilim tutkuyla yapılır.
Ama yayıncılık endüstrisi artık amatör bir kulüp değil.
Devasa bir küresel ekonomi.
Ve bu ekonomide,
yalnızca yayıncıların kazandığı bir model uzun vadede sürdürülebilir görünmüyor.
Bu Sistemi Kim Değiştirecek?
Ama burada kritik bir ayrım var.
Bu dönüşümü,
sistemin konforlu kıyısında duranlar yapmayacak.
Çünkü akademide yıllardır şöyle bir alışkanlık oluştu:
Az risk.
Az üretim baskısı.
Bol yorum.
Bol pozisyon.
Bol akademik ahkâm.
Ama gerçek değişimler,
sistemin yükünü gerçekten taşıyan insanlardan çıkar.
Laboratuvar kuranlardan.
Patent üretenlerden.
Fon savaşı verenlerden.
Şirket kuranlardan.
Teknoloji geliştirenlerden.
Uluslararası rekabetin içine girenlerden.
Defalarca reddedilip tekrar ayağa kalkanlardan.
Ve dürüst olmak gerekirse,
bu dönüşümü;
yıllardır birbirini besleyen akademik çevreler de gerçekleştirmeyecek.
Yüzlerce ortak yazarlı makale üretip,
aynı isimlerin sürekli birbirini döndürdüğü,
atıf ve görünürlüğün gerçek bilimsel etkiden çok ağ ilişkileriyle büyüdüğü yapılar da bu dönüşümün öncüsü olmayacak.
Çünkü bilimsel üretim ile,
makale hacmi aynı şey değildir.
SCI sayısı ile bilimsel derinlik her zaman aynı şey değildir.
Gerçek etki bazen yüzlerce makale değil;
tek bir fikir,
tek bir teknoloji,
tek bir patent,
tek bir paradigma değişimi yaratır.
Bilim tarihi bunun örnekleriyle doludur.
Bu yüzden yeni dönemde insanlar artık yalnızca şunu sormayacak:
“Kaç makalesi var?”
Şunu da soracak:
Ne üretti?
Ne değiştirdi?
Ne risk aldı?
Hangi problemi çözdü?
Bilime gerçekten ne kattı?
Çünkü yayın sistemi üzerine en sert soruları,
o sistemin maliyetini gerçekten yaşayan insanlar sorar.
APC ödeyenler.
Projeye bütçe yetiştirmeye çalışanlar.
Hakemlik yükü altında ezilenler.
Editörlük yapıp gecesini harcayanlar.
Bilim Üzerine Konuşmak mı, Bilimin Yükünü Taşımak mı?
Ve bir şeyi daha ayırmak gerekiyor.
Bu sistemi değiştirecek olanlar,
ne sadece konuşanlar olacak,
ne de akademiyi yalnızca ünvan üzerinden yaşayanlar.
Çünkü artık bilim dünyasında şöyle bir kitle de oluştu:
Ne “ciddi” üretim var,
ne güçlü yayın geçmişi,
ne patent,
ne teknoloji,
ne reel Ar-Ge projesi kültürü.
Ama yorum çok.
Kanaat çok.
Pozisyon çok.
Bilimin en garip paradokslarından biri bu olabilir:
Bilim üretmeden,
bilim üzerine otorite kurmaya çalışmak.
Bilim “Kürsü Estetiği” Değildir!
Artık biraz da şunu söylemenin zamanı geldi:
Bilim,
yalnızca kürsü estetiği değildir.
Bilim;
risktir,
üretimdir,
başarısızlıktır,
yeniden denemektir,
laboratuvarda sabahlamaktır,
fon bulamamaktır,
reddedilmektir,
bedel ödemektir.
Bu yüzden artık birilerini sahneye çıkarırken,
panel moderatörü yaparken,
“kanaat önderi” ilan ederken biraz daha temel sorular sormanın zamanı geldi:
Bu insan ne üretti?
Kaç “gerçek” araştırma makalesi yazdı?
Kaç özgün fikir ortaya koydu?
Kaç patent geliştirdi?
Kaçı uygulamaya geçti?
Kaç gerçek proje yönetti?
Çünkü bilim dünyası uzun süredir başka bir probleme de sürükleniyor:
Görünürlük ile üretkenliği karıştırmaya.
Yüksek sesle konuşmak,
yüksek etki yaratmak değildir.
Sürekli görünmek,
sürekli üretmek değildir.
Bilim sessiz laboratuvarlarda büyür.
Gösterişten uzak ekiplerde gelişir.
Gerçek üretim çoğu zaman spot ışığında değil,
yük altında ortaya çıkar.
Belki de artık;
ağzıyla bilim yapanlarla,
beyniyle bilim yapanları ayırmanın zamanı gelmiştir.
Çünkü akademi uzun süredir “konuşanları” ödüllendirdi.
Belki şimdi biraz da üretenleri dinleme zamanı.
Çünkü bilim tarihi bize şunu tekrar tekrar gösterdi:
Gerçek dönüşümleri,
vitrindekiler değil,
üretim hattındakiler yaptı.
Ve Belki de Asıl Soru Şu
Ve belki de artık insanlar ilk kez şunu yüksek sesle söylemeye başladı:
Bilim insanı,
bilimin öznesi mi,
yoksa akademik yayın endüstrisinin ücretsiz iş gücü mü?




