Bölümdeki Gece

Blog

Bilgisayarın başında ne kadar zamandır oturduğumu bilmiyordum. Çay soğumuştu. Pencerenin dışında kar yağıyor, kalorifer borularından arada bir tıkırtı geliyordu.

Ekrandaki görüntüyü büyüttüm. Bir ayrıntıya takılmıştım. Defterime bir şey yazdım. Sonuna soru işareti koydum.

Koridorda ayak sesleri duyuldu.

Sonra biri kapıda durdu.

“Merhaba Umut.”

Başımı kaldırdım.

Akif Kansu.

Ayağa kalktım. Elini sıktım.

“Işığını görünce uğradım,” dedi. “Neye bakıyorsun?”

Anlattım. Masanın yanındaki sandalyeye oturdu. Gözlüğünü takıp ekrana yaklaştı. Bir süre birlikte baktık.

Söylediğim bir ayrıntıya geri döndü.

“Bunu ne zaman fark ettin?”

Defterimi açtım. Aradığım sayfayı bulana kadar bekledi. Sonra kendi sandalyesini biraz daha yaklaştırdı.

Koridorun ilerisinden konuşma sesleri geliyordu.

Kansu başını çevirdi.

“Kalk,” dedi. “Bir de birlikte bakalım.”

Defterimi aldım.

Odadan çıkarken çayı masada bıraktım.

Çekmeceden çıkan gece

Koleksiyon odasının ışığı yanıyordu.

Bekir Alkan, dolaptan çıkardığı bir çekmecenin başındaydı. Bir etiketin üzerindeki yazıyı okuyordu. Çekmeceden eski kâğıt ve kuru yaprak kokusu geliyordu.

Kansu yanına geçti.

“Hocam…”

Alkan başını kaldırdı.

Kansu’nun sesini o hitabın içinde başka türlü duydum. Biraz önce benim yanımda oturan hoca, şimdi kendi hocasının yanına geçmişti.

Ben de çekmeceye eğildim.

Camın üzerinde küçük bir gece kelebeği duruyordu. Antenlerinden biri kıpırdadı. Alkan boş bir kâğıdı önüne uzattı. Bekledi.

Kelebek kâğıda geçti.

Pencerenin önünde biri daha vardı. Elindeki dalı ışığa doğru tutmuş, yaprağın altına bakıyordu.

Sesimizi duyunca döndü.

Hikmet Birand.

Dikmen’deki alıç ağacının babası.

Bize gülümsedi. Sonra elindeki dalı gösterdi. Alkan çekmecenin başından ayrılıp yanına geldi. Ben de yaklaştım.

Birand yaprağı hafifçe çevirdi. Parmaklarının arasında, biraz önce göremediğim ince damarlar belirdi.

Dalı masadaki şişeye yerleştirdi. Kelebeğin bulunduğu kâğıdı da yanına bıraktık.

Kapıdan Kenneth Davey ile Vincent Wigglesworth girdi. Konuşmaları henüz bitmemişti. Davey elindeki kâğıdı açtı; Wigglesworth bir yeri gösterdi. İkisi de aynı noktaya bakıyor, başka şeyler söylüyordu.

Dinlemeye başladım.

“Umut.”

Ses masanın öteki ucundan gelmişti.

Cedric Gillott, yanındaki sandalyeyi çekiyordu.

“Burada yer var.”

Masada bir yer

Elini tuttum.

Yüzüne baktım. Söylemek istediğim şeyler vardı ama o an hiçbirine başlayamadım.

Cedric gülümsedi. Önündeki kitabı kaldırıp defterime yer açtı.

Oturdum.

Jan Washburn mikroskobun başından doğruldu. Beni görünce selam verdi. Sonra baktığı şeyi gösterdi.

Sırayla eğildik merceğe.

Defterimi masanın ortasına koydum. Bir süredir üzerinde düşündüğüm şeyi anlattım. Nereden başladığımı, ne gördüğümü, hangi noktadan henüz emin olmadığımı.

Kansu dinlerken not alıyordu.

Bir ara durdum. Gözüm elindeki kaleme takıldı.

Başını kaldırdı.

“Devam et, Umut.”

Devam ettim.

Birand, çizimin kenarına dokundu.

“Bunu nerede bulmuştun?”

Anlattım. Bir tarladan söz ettim. Yol kenarından. Bitkinin gölgede kalan tarafından.

Birand birkaç şey daha sordu. Ben anlatırken şişedeki dalı çevirdi. Yapraklardan birinin alt yüzünü gösterdi.

Çizime yeniden baktım.

Biraz önce yalnızca kanadını düşündüğüm böceğin çevresinde şimdi başka şeyler de vardı. Bir bitki. Bir mevsim. Toprak.

Davey, Wigglesworth’ün önündeki kâğıda baktı.

“Hocam, burada sizden farklı düşünüyorum.”

Wigglesworth kalemini bıraktı. Sandalyesini ona doğru çevirdi.

“Anlat, Kenneth.”

Davey göstererek açıklamaya başladı. Hocası dinliyordu. Bir yerde yeniden sordu; Davey kâğıdın kenarına küçük bir şekil çizdi.

Wigglesworth biraz daha yaklaştı.

“Şimdi ne demek istediğini anladım.”

Kendi çizimine döndü. Bir süre baktıktan sonra kâğıdı ikisinin arasına koydu.

“Bir de buradan bakalım.”

Cedric gülümsedi.

“Doktora jürimde de böyle dinlemiştiniz beni.”

Wigglesworth başını kaldırdı.

“Bir sorunuza cevap verirken düşüncemi değiştirmiştim,” diye devam etti Cedric. “Siz de beklemiştiniz. Cümlemi yeniden kurana kadar.”

Wigglesworth’ün yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

“Şimdi ne düşünüyorsun?”

Cedric önümüzdeki kâğıda baktı.

Anlatmaya başladı.

Wigglesworth gözlüğünü taktı. Dinledi. Sonra defterine bir şey yazdı.

Bir süre sonra Cedric bana döndü.

“Sen ne dersin, Umut?”

Defterimi açtım.

Kanadın öteki yüzü

Önce çizimdeki bir ayrıntıyı gösterdim. Sonra neden başka türlü düşündüğümü anlattım.

Konuşurken bir yerde durdum.

“Şu kısmından henüz emin değilim.”

Washburn yeniden görüntüye baktı.

“Ben de değilim.”

Bir süre sessiz kaldık.

“Yarın yeniden bakalım,” dedi.

Defterime küçük bir soru işareti koydum.

Davey hâlâ çizime bakıyordu.

“Bunu yeniden düşünmem gerekecek.”

Washburn, söylediğimi not ederken yanına adımı yazdı.

O sırada Birand bir şey söylemeye başlamıştı. Başka bir soru araya girdi. Birkaç dakika sonra Kansu ona döndü.

“Hikmet Hocam, siz bir şey söyleyecektiniz.”

Birand kaldığı yerden devam etti.

Ben dinledim.

Sonra bir süredir düşündüğüm başka bir soruyu açtım. Cedric dinledi. Anladığını kendi sözleriyle anlattı.

“Tam o değil,” dedim.

Bekledi.

Düşüncemi biraz daha açtım.

“Şimdi anladım,” dedi.

Çay geldiğinde masada bardak koyacak yer kalmamıştı. Kitapları kenara aldık. Kansu bardağı önüme bırakırken gülümsedi.

“Odadaki soğumuştur.”

“Hem de çoktan hocam.”

Bardağı avuçlarımın arasına aldım. Sıcaklığı parmaklarıma yayıldı.

Konuşma bir arazi yoluna gitti. Sonra yıllar önceki bir laboratuvara. Birand bir ağacı tarif etti. Alkan o yeri hatırladı. Davey başka bir hikâyeye başladı.

Cedric dinlerken gülüyordu.

Ben de güldüm.

Bir süre sonra kâğıtları topladım. Cedric, aralarından birini çekip önüne koydu. Henüz açıklayamadığımız noktaya bakıyordu.

Ben de dosyayı masaya bıraktım.

Yanına biraz daha yaklaştım.

“Özlemişim,” dedim.

Başını çevirdi.

Neyi özlediğimi sormadı.

Elini kısa bir an omzuma koydu. Sonra önümüzdeki kâğıda eğildi.

Ben de eğildim.

Kelebek, kâğıdın kenarına kadar yürüdü.

Sabah olmadan

Kelebek havalandı.

Masanın üzerinden hafif bir rüzgâr geçti.

Defterin sayfaları çevrilmeye başladı.

Cedric’e döndüm.

Sandalyesi boştu.

Elimi, biraz önce kolunun durduğu masanın kenarına koydum.

Ahşap soğuktu.

Kâğıtlar hâlâ önündeydi. Birinin köşesi kıvrılmış, kurşun kalemi açık defterin arasında kalmıştı.

Koridordan Kansu’nun sesini duydum. Bekir Alkan’la konuşuyordu.

Koridora çıktım.

Kimse yoktu.

Bir süre dinledim.

Sonra arkamı döndüm.

Masa yerindeydi.

Sandalyeler boştu.

Birand’ın dalında belli belirsiz bir kıpırtı. Bardaklarda son buğu.

Defterimden bir sayfa kalktı. Ardından bir başkası.

Kâğıtlar odanın içinde ağır ağır dönüyordu.

Kelebek açık kapının önünden geçti. Gölgesi duvarda büyüdü. İçinde bir pencere belirdi.

Kar yağıyor.

Arkamdaki koridoru ise sabah ışığı doldurmuştu.

İçeriden bir sandalye sesi geldi.

“Burada yer var.”

Elim kapının kenarındaydı.

Masanın lambası hâlâ yanıyordu.

Kapıyı açık bıraktım.