Akademide Örgütlü Vasatlık

Blog

Akademinin farklı koridorlarında tekrar eden sistemik sorunlar üzerine bir değerlendirme…

Sağ olsunlar, genç meslektaşlarım ve farklı üniversitelerden dostlarım zaman zaman arıyor, başlarına gelenleri anlatıyorlar. Şehirler ve isimler değişiyor; şikâyetler şaşırtıcı ölçüde aynı kalıyor: haksızlıklar, adaletsiz görev dağılımları, liyakatle açıklanamayan unvanlar, kayırılanlar, görmezden gelinenler, adil dağıtılmayan öğrenciler, dersler ve imkânlar… Yıllardır buna benzer pek çok hikâye dinliyorum.

Buradaki örnekler, farklı üniversitelerden dinlediğim anlatılarda tekrar eden davranış biçimlerinin genelleştirilmiş hâli; belirli bir kişiyi ya da kurumu işaret etmiyor.

Bunların bir kısmı akademinin gündelik sürtüşmeleri; her anlaşmazlığı büyük bir zulüm hikâyesine çevirmemek gerekir. Fakat bazen işin gerçekten dozu kaçıyor. İnsanları uykusuz bırakan, kendilerinden kuşku ettiren, çalışma isteklerini yok eden ve depresyonun eşiğine sürükleyen hikâyeler de duyuyorum. O zaman meselenin geçimsizlik değil, sistematik bir yıpratma olduğunu anlıyorum.

Bazen danışman tercihlerinin gerekçe açıklanmadan değiştirildiği ve ilgili öğretim üyelerinin süreç dışında kaldığı yönünde anlatılar geliyor. Buradaki mesele öğrenci sayısından çok, tercihlerin ve sürecin ne ölçüde şeffaf yürütüldüğü.

İlk bakışta küçük bir idari tasarruf gibi görünüyor. Peki mesele gerçekten yalnızca öğrenci dağılımı mı? Akademik yönetim açık tercihleri gerekçesiz biçimde yok sayma yetkisine mi sahip? İtirazları açıklamayla değil mesafeyle karşılamak, kurumsal sorumlulukla kişisel duyguları birbirine karıştırmak değil mi?

Bir akademik yönetici elbette insan; kırılabilir, öfkelenebilir, bir meslektaşını sevmeyebilir. Fakat kişisel kırgınlığını yönetsel kararlarından ayırmak zorunda. Ayıramıyorsa üstlendiği görevin gereklerini yerine getiremiyor demektir. Sevdiğine başka, sevmediğine başka davranamaz. Öğrenciyi, dersi, görevi ve kurumsal iletişimi kişisel yakınlığa göre düzenleyemez. Çünkü küslük özel hayatta bir tercih olabilir; yönetimde ise kolayca keyfîliğe ve ayrımcılığa dönüşür.

Yönetici küsmez; yönetir.

Bu türden tek bir olay mobbing mi? Tek başına belki değil. Her haksızlık mobbing, her yanlış karar psikolojik taciz sayılmaz. Fakat aynı davranışlar belli kişilere karşı tekrarlanıyor; öğrenciler, dersler, projeler ve imkânlar onları etkisizleştirecek biçimde dağıtılıyorsa artık karşımızda bir yönetim hatası değil, bir yöntem var.

Akademi tuhaf bir yer. İnsanlara soru sormayı öğretiyor ama bazen kendisine soru sorulmasına tahammül edemiyor. Özgür düşünceden söz ediyor, farklı düşüneni yalnızlaştırıyor. Liyakati savunuyor, küçük odalarda büyük sadakatler arıyor.

Mobbing tam da bu çelişkilerin arasından çıkıyor.

Mobbing denildiğinde akla öfkeli bir yönetici ile savunmasız bir çalışan geliyor. Oysa akademide baskı yalnızca yukarıdan aşağıya işlemiyor. Bazen aşağıdan başlıyor, yandan büyüyor, yukarıdan korunuyor. Bazen öğretim üyesi araştırma görevlisini, bazen bir grup çalışan yöneticisini, bazen de akademik ve idari personel birbirini hedef alıyor.

Yön değişiyor. Yöntem pek değişmiyor: insanı çalışma çevresinden uzaklaştırmak, itibarını aşındırmak, emeğini görünmez kılmak ve sonunda ona yalnız olduğu duygusunu vermek.

Elbette eleştiri, itiraz ve bilimsel anlaşmazlık mobbing değil. Mobbing, tek bir tartışmanın değil, kasıtlı, sistematik ve sürekli davranışların adı. Anlaşmazlık bir konu üzerinde yaşanır. Mobbing ise bir kişiyi konu hâline getirir.

Mobbing Tek Yönlü Değil

Yukarıdan aşağıya mobbing daha kolay fark edilir. Bir yönetici çalışanına kapasitesinin dışında işler verir ya da onu hiçbir işe katmayarak değersizleştirir. Dersleri, öğrencileri, laboratuvar imkânlarını ve izinleri ödül-ceza düzenine dönüştürür. Başarılı işi görmez, en küçük hatayı büyütür. Soruşturmayı yönetim aracı, görevlendirmeyi tehdit, performans değerlendirmesini intikam fırsatı olarak kullanır.

Bazen baskı bir profesörden lisansüstü öğrencisine ya da araştırma görevlisine yönelir. Tez geciktirilir, veriye el konulur, yazarlık hakkı ihlal edilir. “Akademik gelenek” denilerek itaat istenir; kadro ve referans mektubu üzerinden gelecek korkusu üretilir.

Bazen de dersi veren hoca bir lisans öğrencisine takar. Sorularını küçümser, onu sınıf içinde hedef gösterir, notu değerlendirme aracı olmaktan çıkarıp cezaya dönüştürür. İdari personel de aynı düzenin hedefi olabilir: İş yükü belli kişilere yığılır, izinler keyfî biçimde bekletilir, yapılan iş görünmez sayılır.

Fakat mobbing aşağıdan yukarıya da çıkabilir. Bir grup çalışan, istemediği yöneticiyi etkisizleştirmek için bilgiyi saklayabilir, asılsız şikâyetler üretebilir veya ortak bir itibarsızlaştırma dili kurabilir. Daha genç ya da daha düşük unvanlı bir akademisyen de öğrencileri, meslektaşları ve kurumsal ilişkileri üzerinden kendisinden kıdemli birini hedef hâline getirebilir.

Çünkü akademide her nüfuz liyakat ve bilimden doğmuyor. Bazen bilimsel üretimin yerini makamlara yakınlık, haklılığın yerini çevre desteği alıyor. Bu güç değil, ödünç nüfuz.

Yatay mobbing daha sinsidir. Meslektaşlar birbirini toplantılardan, projelerden ve bilgi akışından dışlar. Başarı küçümsenir, hata beklenir. Bilimsel rekabet zamanla bilim dışı bir kuşatmaya dönüşür.

Bazen bu kuşatma, akademik kıdemini ortak akıl üretmek için değil çevre oluşturmak için kullanan birinin etrafında gelişir. Projeler, görevler, öğrenciler ve gelecek beklentileri üzerinden kurulan küçük bir klik, zamanla çoğunluk görüntüsü verir. Aynı isimler birbirini desteklerken hedef seçilen kişi çemberin dışında bırakılır.

Elbette birlikte proje hazırlamak, aynı ekipte çalışmak veya belirli meslektaşları tercih etmek mobbing değildir. Hiçbir bilimsel konu da kimsenin mülkü değildir. Sorun şu: Ekipler, konular ve imkânlar bilimsel gerekçelerle değil, bir kişiyi sistematik biçimde dışlayacak şekilde kullanılıyor. İş birliği dışlamanın aracına dönüştüğünde proje yalnızca proje olmaktan çıkıyor.

Çoğunluk her zaman ortak aklın sonucu değildir. Bazen yalnızca iyi örgütlenmiş küçük bir grubun görüntüsüdür. Sayıca fazla olmak da haklı olmak değildir.

Mobbingin yönü ne olursa olsun değişmeyen şey şudur: Bir mesele çözülmeye çalışılmaz; bir insan tüketilmeye çalışılır.

Akademik Mobbing Takım Elbise Giyer

Akademide mobbing çoğu zaman bağırmaz. Hakaret etmez. Masaya yumruk vurmaz. Daha eğitimli, daha ölçülü, daha “kurumsal” görünür.

Öğrenci dağılımında aynı isimler öne çıkar; “tercih böyle oluştu” denir. İmkânlar bazılarına açık, bazılarına kapalıdır; “teknik zorunluluk” denir. Proje grupları hep aynı çevreden kurulur; “doğal iş birliği” denir.

Tesadüf denir. Yoğunluk denir. Uyum denir.

Oysa tesadüfler sürekli aynı kişiyi buluyorsa artık tesadüf değildir.

Bazen kişiye önemsiz işler verilir, bazen yetişmesi imkânsız görevler yüklenir. Bazen yaptığı her şey denetlenirken başkalarının hataları görülmez. Bazen adı bir kuruldan veya projeden sessizce çıkarılır. Bazen de hiçbir resmî işlem yapılmaz; yalnızca koridorda onun hakkında dolaşan bir hikâye üretilir.

Tek tek küçük görünen bu davranışlar yan yana geldiğinde bir sistem oluşturur. Mobbingin en zor fark edilen biçimlerinden biri bu: hiç kimsenin tek başına sorumluluk almadığı, herkesin küçük bir katkı sunduğu düzen.

Öğrenci Yetiştirmek, Taraftar Yetiştirmek

Akademideki kişisel hesaplaşmalara öğrencilerin çekilmesi, işin en vahim tarafıdır. Çünkü öğrenci hocasından yalnızca bilgi değil, dünyaya ve insanlara nasıl bakacağını da öğrenir.

Danışmanın kişisel kırgınlığı öğrencinin ilişkilerine yön vermeye başladığında öğrenci, kendisinin hiçbir sorun yaşamadığı bir akademisyene bile mesafe koyabiliyor. Danışmanın tavrı, söylenmemiş bir talimat gibi benimseniyor.

İnsanın dostlukları gibi kırgınlıkları da kendisine ait olmalıdır. Bir öğrenci, danışmanının dostunu dost, danışmanının küs olduğu kişiyi düşman kabul ediyorsa bunun adı bağlılık değil, iradenin teslimidir.

Bir hoca kendi husumetini öğrencisine devrediyorsa ona bilim insanı olmayı değil, taraf olmayı öğretiyor demektir. Kiminle konuşacağına danışmanının ilişkilerine göre karar veren, hiç tanımadığı insanlara karşı ödünç öfke taşıyan öğrenci diploma alabilir; fakat akademik bağımsızlığını kazanamaz. Başkasının husumetini fikir diye taşıyan biri henüz kendi akademik kişiliğini kuramamıştır.

Asıl kaybeden öğrencidir.

Bu ilişki tek yönlü de değildir. Öğrenciler de bir hocaya karşı örgütlü baskı kurabilir. Dayanağı bulunan ortak başvurular ve toplu dilekçeler elbette meşru hak arama yollarıdır. Sorun, bu yolların doğrulanmamış söylentilere dayalı sistematik bir itibarsızlaştırma aracına dönüştürülmesidir.

Hoca öğrencisini susturmamalı; öğrenci de kalabalığı gerçeğin yerine koymamalı.

Akademinin ilk dersi sadakat değil, bağımsızlıktır. Öğrenci yetiştirmek başka şeydir, taraftar yetiştirmek başka.

Söylenti, Akademinin En Ucuz Yayınıdır

Akademik mobbing yalnızca görev ve kaynak paylaşımıyla yapılmaz. Bunun yollarından biri de itibara saldırmaktır. Bir insanla ilgili anlatı kendisinden önce odalara girer. Onunla hiç çalışmamış kişilere ulaşır. Somut olay yerine imalar kullanılır: “Onunla çalışmak zordur”, “Bir şeyler var ama şimdi anlatmayayım”, “Zamanla sen de görürsün.”

Bunlar kanıt istemeyen cümlelerdir. Bu yüzden kullanışlıdır.

Sorun çözmek isteyen sorunun muhatabıyla konuşur. Çevre toplamak isteyen ise herkesle konuşur, yalnızca onunla konuşmaz.

Söylenti akademinin en ucuz yayınıdır. Hakeme gitmez, veri istemez, düzeltme almaz. Buna rağmen en hızlı dolaşıma giren metin odur.

Fakat sizi yıllardır tanıyan birine, sizi hiç tanımayan kişinin anlatacağı hikâye çoğu zaman hedefi değil, anlatanı küçültür. Bir insanın çevresine ondan önce ulaşmaya çalışmak güç değil, kendi sözünü tek başına taşıyamamanın itirafıdır.

Koridorlar Hukukun Dışında Değildir

Bütün bunlar karşısında insanın eli kolu bağlı değil. Akademik özgürlük kimseye bir başkasının itibarını sistematik biçimde aşındırma özgürlüğü vermiyor. Koridorlar, laboratuvarlar, kapalı toplantılar ve mesaj grupları hukukun dışında değil.

Size onur, şeref ve saygınlığınızı zedeleyebilecek nitelikte somut bir fiil ya da olgu isnat edilmesi veya hakaret edilmesi, olayın koşullarına göre TCK’nin 125’inci maddesi kapsamında değerlendirilebilir. İsnat ya da sövme gıyabınızda gerçekleşiyorsa kanun, fiilin en az üç kişiyle paylaşılmasını arıyor. Bir kişi, işlemediğinizi bildiği hâlde size hukuka aykırı bir fiil isnat ederek hakkınızda soruşturma veya kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak amacıyla yetkili makamlara başvuruyorsa TCK’nin 267’nci maddesindeki “iftira suçu” gündeme gelebilir. Özel yazışmaların veya kişisel verilerin hukuka aykırı biçimde ele geçirilmesi ya da yayılması da ayrıca sorumluluk doğurabilir. Kişilik hakkına yönelik saldırı tehlikesinin önlenmesi, devam eden saldırının durdurulması; etkileri sürüyorsa sona ermiş saldırının tespiti istenebilir. Koşulları varsa manevi tazminat da talep edilebilir.

Mobbing iddiaları kurumların etik ve disiplin mekanizmalarına da taşınabiliyor. 2025/3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi, iş yerinde psikolojik tacize maruz kalan çalışanların ilgili mevzuattaki usullere göre çalıştıkları kuruma, CİMER’e, TBMM Dilekçe Komisyonuna, ALO 170 aracılığıyla veya doğrudan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına, Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumuna ve Kamu Denetçiliği Kurumuna başvurabileceğini belirtiyor. Ancak her yolun görev alanı ve başvuru koşulları farklı; olayın niteliğine uygun merciye başvurmak gerekiyor.

Çalışan statüsünde olmayan öğrencilere yönelen baskı ise hukuken otomatik olarak iş yerinde mobbing sayılmıyor; olayın niteliğine göre eğitim hakkı, eşitlik, kişilik hakkı ve disiplin hukuku gündeme gelebiliyor.

Ama hukuku da slogan gibi kullanmamak gerekir. Her yalan “dezenformasyon suçu”, her kabalık hakaret, her anlaşmazlık mobbing değildir. TCK’nin 217/A maddesi her akademik söylentiye uygulanabilecek genel bir madde değil. Hak aramanın gücü kanun adlarını sıralamaktan değil, olayı doğru kaydetmekten ve doğru yolu kullanmaktan geliyor.

Hakkınızda birtakım anlatıların dolaştığını duyuyorsanız tarihleri, iletileri, toplantıları ve tanıkları not edin. E-postaları ve mesajları saklayın. Sorularınızı ve itirazlarınızı mümkün olduğunca yazılı iletin. Çünkü hafıza tartışılır; belge konuşur. Somut olayın hukuki niteliğini belirlemek için gerektiğinde bir hukukçudan destek alın.

Sessizlik bazen asalettir. Fakat gerektiğinde hak aramak da usuldür. Kimse “Nasıl olsa susar” rahatlığıyla bir başkasının emeği, itibarı ve ruh sağlığı üzerinde deney yapamaz.

Peki Dünyada Neredesiniz?

Üniversitelerimiz yıllardır sıralamaları konuşuyor. İlk 500, ilk 300, ilk 100… Binalar yapılıyor, laboratuvarlar kuruluyor, stratejik planlar hazırlanıyor. Sonra bölüm koridoruna giriyorsunuz; öğrencilerin güç göstergesi sayıldığı, kimin kimle konuştuğunun izlendiği, küçük makamların ömürlük saltanat sanıldığı bir düzenle karşılaşıyorsunuz.

O zaman sormak gerekiyor:

Dünyada neredesiniz?

Hangi düşünceniz alanınızı değiştirdi?

Kaç gencin önünü gerçekten açtınız?

Arkanızda kaç eser, kaç öğrenci, kaç uluslararası bağ bırakacaksınız?

Akademik güç, bölüm içinde kaç kişinin yanınızda durduğuyla değil, ürettiğiniz işin alanınızda nasıl bir karşılık bulduğuyla ölçülüyor. Koridordaki kalabalık tek başına bilimsel ağırlık yaratmıyor.

Dünya ne ürettiğinize bakıyor.

Bir akademisyen koridorda yalnız görünebilir ama alanında geniş bir bilimsel ağın parçası olabilir.

Kalabalık görünmek, güçlü olmak demek değil.

Önce Usul

Akademisyen olmak yalnızca makale yazmak, proje almak veya bir unvanı ismin önüne eklemek değil. Önce usul gerekiyor. Gelenek gerekiyor. Görgü gerekiyor. Saygı gerekiyor.

Kör itaati savunmuyorum; bilim itaatle ilerlemez. Fakat itirazın da bir ahlakı vardır. Bir meslektaşınızla sorununuz varsa yüzüne söylersiniz. Kendi cephenizi kurmaya çalışmazsınız, öğrencileri kişisel kavganıza asker etmezsiniz. Arkasından anlatıp karşısında susmazsınız. Makamı, dersleri, öğrencileri ve kurumun imkânlarını küçük hesapların aracına dönüştürmezsiniz.

Aynı ilke yukarıdan aşağıya da geçerlidir. Genç akademisyenin itirazını saygısızlık, öğrencinin sorusunu itaatsizlik, idari personelin hakkını aramasını nankörlük sayamazsınız. Kıdem, insanlara kötü davranma imtiyazı değildir. Yöneticilik de sevdiğine yakın, sevmediğine uzak durma özgürlüğü değildir; kişisel çatışmalara rağmen herkese eşit davranabilme sorumluluğudur.

Kurumsal iletişim kişisel kırgınlığa göre kesilmemeli; bu hem yönetim hem de akademik nezaket sorunudur.

Bir kişinin çevresini daraltmaya çalışmak onun dünyasını küçültmez; çoğu zaman bunu yapanın dünyasının o koridordan ibaret olduğunu gösterir.

Usul bilmeyen insan makam sahibi olabilir; fakat ağırlık sahibi olamaz.

Güç Değil, İtiraf

Mobbing yapanlar kendilerini güçlü hissedebilir. Sayıları fazladır. Toplantıda birbirlerine bakarlar, koridorda birbirlerini onaylarlar, aynı kişiyi konuşarak ortak aidiyet kurarlar. Fakat bir insanın karşısına çıkmak için bu kadar kişiye ihtiyaç duymak güç müdür?

Bir kişiyi yalnızlaştırmak için kaç kişiye, kaç makama, kaç öğrenciye, kaç fısıltıya ihtiyaç duyuyorsunuz?

Bir insanla tek başınıza konuşamıyor, onu ancak çevresini kuşatarak etkisizleştirebileceğinizi düşünüyorsanız güçlü olanın kim olduğunu yeniden sormak gerekir.

Gerçek güç kalabalık toplamaz, öğrenci devşirmez, söylentiye ihtiyaç duymaz. Kendini eserle gösterir. Zayıflık ise kalabalığı sever; sorumluluğu dağıtır ve yaptığı küçüklüğe “kurumsal kanaat” adını verir.

Akademide bunun adı bazen mobbingdir. Bazen klikleşmedir. Bazen de düpedüz örgütlü vasatlıktır.

Geriye Ne Kalır?

Bugün makamınız olabilir. Dersleri, öğrencileri ve kurulları etkileyebilirsiniz; bazı insanlara kurum içinde yalnız olduklarını düşündürebilirsiniz. Fakat akademik hayat uzundur; makamların ömrü sanıldığından kısadır.

Bir gün kapılardaki isimler değişir. Yöneticilikler biter, görevler devredilir, koridor ittifakları dağılır.

Geriye yayınlar, kitaplar, projeler ve yetiştirdiğiniz insanların hafızası kalır. Bir de insanlara nasıl davrandığınız.

Üniversitelerimizin dünyadaki yerini yalnızca bütçe, laboratuvar ve yayın sayısı belirlemiyor. Birbirinin önünü kesmek için harcanan enerji de belirliyor. Bilim üretmesi gerekenlerin söylenti üretmesi, öğrenci yetiştirmesi gerekenlerin taraftar yetiştirmesi, gelenek bırakması gerekenlerin husumet bırakması da belirliyor.

Mobbing, hedef alınanın değil, başvurulan yöntemin zayıflığını gösterir.
Akademi önce kendi koridorlarında insan olmanın usulünü öğrenmek zorunda.
Sonra dünyayla yarışırız.