Nasreddin Hoca’ya bir gün sormuşlar:
“Kimsin?”
“Hiç.” demiş Hoca. “Hiç kimseyim.”
Karşısındaki adam bu cevabı pek önemsemeyince Hoca bu kez ona sormuş:
“Peki sen kimsin?”
“Mutasarrıfım.” demiş adam gururla.
“Sonra ne olacaksın?”
“Herhalde vali olurum.”
“Sonra?”
“Vezir.”
“Daha sonra?”
“Bir ihtimal sadrazam.”
Hoca sormaya devam etmiş:
“Peki ondan sonra?”
Artık çıkılacak makam kalmayınca adam biraz düşünmüş:
“Hiç…”
Hoca taşı gediğine koymuş:
“Daha niye kabarıyorsun be adam? Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: Hiçlik makamında.”
Akademik yöneticilik üzerine yüzlerce kitap yazılabilir ama insan bazen bütün yönetim literatürünü bir Nasreddin Hoca fıkrasının cebine sığdırabiliyor.
Çünkü akademide makam çoktur.
Bölüm başkanlığı, dekanlık, müdürlük, koordinatörlük, kurul başkanlığı, komisyon üyeliği…
Kartvizit uzadıkça insanın omuzları da istemeden biraz dikleşebilir.
Fakat bütün makamların can sıkıcı bir ortak özelliği vardır:
Süreleri dolar.
Bir gün kapının üzerindeki unvan değişir. Dün sizin imzanızı bekleyen dosya bugün başka bir masaya gider. Telefon eskisi kadar sık çalmaz. Koridorda size doğru hızlanan bazı adımlar normal yürüyüş temposuna döner.
Hayat, insanın makamıyla arasındaki mesafeyi oldukça pratik yöntemlerle yeniden ayarlar.
Geriye ise tek bir soru kalır:
O makamdayken insanlara nasıl davrandınız?
Çünkü makam insanı yönetici yapabilir.
Lider yapıp yapmadığını ise o makamı nasıl kullandığı gösterir.
Yönetici Olmak Kolay, Lider Olmak Başka Bir Şey
Akademide iyi yönetici olmak, odasında en büyük unvanın yazması ya da özgeçmişinin en kalın olması değildir.
Asıl mesele, başka bilim insanlarının da en iyi hâllerine ulaşabilecekleri bir ortam yaratabilmektir.
İyi yönetici kendisinden daha başarılı insanlardan korkmaz.
Bir çalışma arkadaşının büyük bir proje alması, genç bir akademisyenin uluslararası alanda görünür hâle gelmesi, öğrencisinin kendisini aşması onu huzursuz etmez.
Çünkü başkasının başarısı insanın kendi başarısından bir şey eksiltmez.
Akademide bazen tuhaf bir aritmetik işliyor.
Yan odadaki kişi proje alınca sanki bizim bütçeden para kesilmiş gibi davranabiliyoruz.
Bir meslektaşımızın makalesi yayımlanınca kendi yayın sayımız azalmıyor.
Öğrencimiz bizden daha iyi bir bilim insanı olduğunda diplomamız iptal edilmiyor.
Birinin uluslararası davet alması bizim pasaportumuzu geçersiz kılmıyor.
Rahat olabiliriz.
Başkasının başarısı bizim özgeçmişimizden satır silmiyor.
Kötü yönetici kendisine bağlı insanlar ister.
İyi yönetici bilime, kuruma ve ilkelere bağlı insanlar yetiştirir.
Kötü yönetici kendisini onaylayanlarla rahat eder.
Liderlik vasfı taşıyan yönetici ise kendisine itiraz edebilecek kadar özgür insanlarla çalışabilir.
Çünkü gerçek başarı, çevrenizdeki insanların ne kadar küçük kaldığıyla değil, sizin döneminizde ne kadar büyüdüğüyle ölçülür.
Duygularınız Var Diye Kurumun da Olmak Zorunda Değil
Akademik yöneticiliğin belki de en az konuşulan şartlarından biri duygusal olgunluktur.
Yönetici de insandır.
Kızar.
Kırılır.
Alınır.
Birinden hoşlanmayabilir.
Bir sözü kafasına takabilir.
Birinin başarısından rahatsız bile olabilir.
Bunların hepsi insan olmanın paket içeriğinde geliyor.
Sorun duygunun varlığı değildir.
Sorun, o duygunun idari yetki kazanmasıdır.
Makam size kırgınlığınızı kurumsal güce dönüştürme hakkı vermez.
Bir akademisyen size itiraz etti diye ona küsemezsiniz.
Bir tartışma yaşadınız diye aylar sonra önünüze gelen başka bir meselede hesabı yeniden açamazsınız.
Kişisel mesafenizi kurumsal mesafeye dönüştüremezsiniz.
Yakın olduğunuz insana kolay, hoşlanmadığınıza zor kurallar uygulayamazsınız.
Bir insanı sevmek zorunda değilsiniz.
Arkadaş olmak zorunda değilsiniz.
Birlikte kahve içmek zorunda hiç değilsiniz.
Ama adil olmak zorundasınız.
Çünkü sıradan iki insan arasındaki küslük ile bir yöneticinin kendisine bağlı bir akademisyene küsmesi aynı şey değildir.
Birinde iki insan vardır.
Diğerinde ise bir tarafta ayrıca imza, görev, kaynak, değerlendirme ve karar yetkisi vardır.
İşte yöneticilik sınavı tam burada başlar.
Duygusal olgunluk, duygusuz olmak değildir. Duygularınızın başkalarının kariyerini yönetmesine izin vermemektir.
Kendi duygularınızı yönetemiyorsanız insanların kariyerlerini yönetmeye talip olmak biraz iddialı bir girişimdir.
Eleştiriyi düşmanlık, itirazı saygısızlık, farklılığı sadakatsizlik olarak görüyorsanız sorun karşınızdakinin karakterinden önce sizin yönetim anlayışınızda olabilir.
Haset Makama Oturduğunda
Akademide haset vardır.
Bunu yok saymanın pek anlamı yok.
Projeler, makaleler, ödüller, davetler, atıflar, öğrenciler, unvanlar…
İnsan egosunun zaman zaman “Excel tablosuna” dönüştüğü bir yerde yaşıyoruz.
Başkasının başarısından zaman zaman rahatsız olmak insani olabilir.
Asıl mesele, o duygunun neye dönüştüğüdür.
Sıradan bir meslektaşın rahatsızlığı belki birkaç cümlelik dedikoduda kalabilir.
Ama aynı duygu karar verme gücüyle birleştiğinde daha ciddi sonuçlar doğurabilir.
Takdir azalır.
Başarılar görünmez hâle gelebilir.
Bilgi daha geç ulaşabilir.
Basit işler gereksiz biçimde zorlaşabilir.
Başkaları için birkaç dakikada çözülen meseleler bir kişi için prosedür maratonuna dönüşebilir.
İnsan bazen laboratuvarındaki tavandaki ampulü değiştirmek ister, kendisini üç nüsha dilekçe hazırlarken bulabilir.
Bürokrasi de şaşkındır aslında.
Kendisinin bu kadar önemli olduğunu o da bilmiyordur.
Elbette bunların hiçbiri tek başına mobbing değildir.
Bir selamın alınmaması, tek bir anlaşmazlık, bir talebin reddedilmesi ya da bir yöneticinin yanlış bir kararı üzerinden mobbing hükmüne varılamaz.
Ancak aynı kişiye yönelik davranışlar güç ilişkisi içinde sürekli, seçici ve sistematik bir dışlama, değersizleştirme veya yıldırma örüntüsüne dönüşüyorsa artık mesele basit bir iletişim sorunu olmaktan çıkabilir ve mobbing açısından değerlendirilmesi gereken bir nitelik kazanabilir.
Buradaki kritik nokta, tek tek olaylardan çok örüntüdür.
İyi yönetici kendi duygusunu yönetir.
Kötü yönetici ise duygusunun kurumu yönetmesine izin verir.
İyi yönetici bazen kendisine şu zor soruyu sorabilir:
“Bu insanın başarısı beni neden rahatsız etti?”
Çünkü insanın yapabileceği en yararlı yönetim toplantılarından biri bazen kendi egosuyla yaptığı toplantıdır.
Üstelik gündemi de genellikle tek maddeliktir.
Sessizlik Her Zaman Uyum Değildir
Bilim itaatten değil, sorgulamadan doğar.
Bu nedenle iyi yönetilen bir akademik ortamda bir akademisyen rahatlıkla:
“Hocam, ben buna katılmıyorum.”
diyebilmelidir.
Ve ertesi sabah bunun kendisine neye mal olacağını hesaplamak zorunda kalmamalıdır.
Herkesin yöneticinin söylediklerini onayladığı bir bölüm dışarıdan son derece huzurlu görünebilir.
Fakat sessizlik her zaman uyum değildir.
Bazen korkudur.
Bazen yılgınlıktır.
Bazen de insanlar konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini öğrenmiştir.
Bu nedenle iyi yöneticinin gücü, yanında insanların ne kadar sustuğuyla ölçülmez.
Asıl güç, insanların sizin yanınızda konuşmaktan korkmamasıdır.
İyi yönetici yalnızca kendisine yakın olanları dinlemez.
Kendisine itiraz edenleri de dinler.
Hatta bazen en değerli bilgi tam oradan gelir.
“Benim görmediğim ne var?”
diye sorabilmek önemlidir.
“Yanlış yaptım.”
diyebilmek daha da önemlidir.
Makam büyüdükçe bazı insanların bu iki kelimeyi söyleme kapasitesi küçülebiliyor.
Oysa karar değiştirmek güçsüzlük değildir.
Yeni bilgi karşısında yanlış kararda ısrar etmek bazen çok daha ciddi bir güçsüzlüktür.
İyi yönetici yanılmaz insan değildir. Yanıldığında makamının arkasına saklanmayan insandır.
Yönetim Arkadaşlık Kulübü Değildir
Akademide arkadaşlıklar elbette olacaktır.
İnsanlar birbirlerinin odasına girecek, kahve içecek, sohbet edecek, birbirleriyle daha yakın ilişkiler kuracaktır.
Bunda hiçbir sorun yoktur.
Sorun, arkadaşlığın yönetimin yerine geçmesidir.
Kararlar sürekli aynı birkaç kişinin bulunduğu odalarda şekilleniyor, sonra daha geniş gruplara “kurumsal karar” olarak sunuluyorsa güven zamanla aşınır.
Yönetici herkesle aynı yakınlıkta olmak zorunda değildir.
Ama herkese aynı ilkesel mesafede durabilmelidir.
Çünkü adalet herkesi sevmek değildir.
Sevmediğinize de hakkını verebilmektir.
İyi yönetici kararını mümkün olduğunca açıklar.
Gerekçesini söyler.
Kuralları kişiye göre değiştirmez.
Bürokrasiyi de bir güç gösterisi olarak kullanmaz.
Kurumların prosedürlere ihtiyacı vardır.
Ama prosedürlerin insanları terbiye etmek gibi bir görevi yoktur.
Yöneticinin işi insanların önüne gereksiz engeller koymak değil, gereksiz engelleri kaldırmaktır.
Gençler Her Şeyi Görür
Akademinin geleceği bugünün yöneticileri değildir.
Bugünün öğrencileri, araştırma görevlileri ve genç öğretim üyeleridir.
Ve gençler kurum kültürünü yazılı yönetmeliklerden çok, gördüklerinden öğrenir.
Kimin konuşunca sorun yaşadığını görürler.
Kimin görünür olunca rahatsızlık yarattığını görürler.
Kimin sessiz kalınca daha rahat ettiğini görürler.
Eğer kurum yanlış mesaj verirse çok geçmeden şu stratejiyi öğrenirler:
Fazla üretme.
Fazla görünme.
Fazla itiraz etme.
Başını kaldırma.
İşte kurumlar bazen tam burada kaybetmeye başlar.
Çünkü başarıyı cezalandıran kurumlar zamanla vasatlığı ödüllendirir.
Bir kurumun bilimsel gerilemesi her zaman bütçesinin azalmasıyla başlamaz.
Bazen insanların fikirlerini söylemekten vazgeçmesiyle başlar.
İyi yönetici ise bunun tersini yapar.
Gençlerin önünü açar.
Başarılarını görür.
Hata yapmalarına alan tanır.
Kendisinden farklı düşünmelerine izin verir.
Bir gün kendisini aşmalarından korkmaz.
Hatta akademinin kuşaktan kuşağa ilerlemesinin tek yolu budur.
Bir hocanın en büyük başarısı öğrencisinin kendisine benzemesi değil, bir gün kendisini aşmasıdır.
İyi yönetici bazen yalnızca:
“İyi iş çıkardın.”
der.
Bazen de zor bir dönemde:
“Devam et.”
İki kelime.
Ama genç bir bilim insanının hayatında yıllarca kalabilir.
Liderin Gerçek Özgeçmişi
Bir akademik yönetici görevinden ayrıldığında arkasında birçok şey bırakabilir.
Projeler.
Makaleler.
Binalar.
Laboratuvarlar.
Bütçeler.
Uluslararası anlaşmalar.
Bunların hepsi değerlidir.
Ama yıllar sonra insanlar genellikle başka şeyleri hatırlar.
“Bize güvendi.”
“Kimseyi kayırmadı.”
“Gençlerin önünü açtı.”
“Başarımızdan rahatsız olmadı.”
“Hata yaptığımızda bizi ezmedi.”
“Farklı düşünmemize izin verdi.”
“İşimizi zorlaştırmadı, kolaylaştırdı.”
Belki de bir akademik yöneticinin gerçek özgeçmişi faaliyet raporlarında değil, arkasında bıraktığı insanların hafızasında yazılıdır.
Gücün kendisi kötü değildir.
Kurumların yönetilebilmesi için yetki gerekir.
Bazen zor kararlar da alınmalıdır.
Yöneticilik herkesi memnun etmek değildir.
Ama yetkinin adalet, şeffaflık ve hesap verebilirlikle kullanılması gerekir.
Çünkü üniversiteler kişilere değil, ilkelere dayanmalıdır.
İyi yönetici kendisine küçük bir krallık kurmaya çalışmaz.
Kendisinden sonra da çalışacak bir kurum bırakmaya çalışır.
Belki makamdan liderliğe giden yol da tam burada başlar.
Ve Yeniden Hiçlik Makamı
Şimdi yazının başındaki Nasreddin Hoca’ya dönelim.
O meşhur “Hiçlik Makamı”na.
Aslında oldukça kapsayıcı bir makamdır.
Kadro ilanı yok.
Başvuru dosyası yok.
Jüri raporu yok.
Referans mektubu istemiyor.
Görev süresi de belirsiz değil.
En güzeli, hepimiz eninde sonunda doğrudan atanıyoruz.
Bir gün bölüm başkanlığı biter.
Dekanlık biter.
Rektörlük biter.
Müdürlük biter.
Kurul üyeliği biter.
İmza yetkisi biter.
Kapının üzerindeki pirinç levha çok ciddi görünür ama onun da sonuçta birkaç vidası vardır.
Vidalar sökülür.
Levha değişir.
Oda aynı oda olarak kalır.
İşte tam o gün yöneticiliğin gerçek bilançosu çıkar.
Kaç kişiyi yönettiğinizden çok, kaç insanın önünü açtığınız…
Ne kadar güçlü olduğunuzdan çok, gücünüz varken ne kadar adil olduğunuz…
İnsanların yanınızda ne kadar sustuğundan çok, yanınızda ne kadar özgür konuşabildiği…
Ve bütün unvanlar çıkarıldığında geriye nasıl bir insan kaldığı…
Belki her akademik yöneticinin makamdayken ara sıra kendisine sorması gereken soru şudur:
“Yarın bu unvan bende olmadığında, bugün bana gösterilen saygının ne kadarı benimle birlikte gelecek?”
Çünkü makamdan kaynaklanan saygı makamda kalır.
İnsana duyulan saygı insanla gider.
Nasreddin Hoca’nın adamı yıllarca makamları tırmanıp sonunda “hiç”e ulaşmayı planlıyordu.
Hoca ise kestirmeden gitmişti.
Belki akademik yöneticiliğin bütün sırrı da biraz burada:
Makamdayken kendinizi fazla büyütmeden, başkalarını küçültmeden, gücü kişisel hesapların değil adaletin hizmetine vererek o son makama hazırlanmak.
Çünkü akademik kariyerimizin en garanti terfisi aynı yere:
Hiçlik makamına.
Gerisi, oraya vardığımızda insanların bizi hangi unvanla değil, nasıl bir insan olarak hatırlayacağıdır.
Nasreddin Hoca’nın dediği gibi:
“Daha niye kabarıyorsun be adam? Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: Hiçlik makamında.”





